SIRADAN KÖTÜLER OLMAK İSTEMIYORSAK

Türkiye’den  Almanya’ya giden Suriyelilerle ilgilenen bazı hayır sahipleri ile konuştum iki gün önce. Türkiye’de yaşayanlar için “iyisi çok iyi, kötüsü de çok kötü” diyorlarmış. Bunu duyunca aklıma Hannah Arendt’in “kötülerin sıradanlığı” (banalitaet des Bösen) kavramı geldi.

Hannah Arendt bir filozof. Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş politik bilimcilerden birisi. Yahudi zulmü sırasında Almanya’dan kaçıyor ve Amerika’ya sığınıyor. Büyük mücadelelerle üniversiteye giriyor. Savaş bitip Almanya yenilince Naziler Nürnberg Mahkemelerinde yargılanıyor ve cezalandırılıyor. Bazı Nazi mensupları kaçmayı başarıyor. Eichmann bunlardan biri. Arjantin’den Mossad operasyonu ile 1961’de yakalanıp Kudüs’e getiriliyor ve orada yargılanıyor. Mahkemeyi izlemek üzere “The New Yorker” gazetesi Hannah Arendt’i görevlendiriyor.

Eichmann yargılanması sırasında sürekli masum olduğunu iddia ediyor. “Ben Yahudilere karşı değilim. Ben sadece görevimi yapıyordum” diyor. Peki görevi ne? Yahudileri trenlere doldurup Ausschwitz’lere yollamak. Yani ölüm kamplarına. Onların orada öleceklerini biliyor muydu? Kendi ifadesine göre hayır. O sadece işini yapıyordu. Gözünü her şeye kapamıştı. Gündüz Yahudileri trene doldurup ölüme gönderiyor, akşam eve gidip ailesi ile neşeli bir şekilde yemek yiyor ve hafta sonları çocukları ile eğleniyordu. Altı milyon Yahudi’yi ölüme gönderen bu kişi aynı zamanda iyi bir aile babasıydı.

Hannah Arendt bu savunma ile şunu fark ediyor: Eichmann’ın Yahudileri öldürmek gibi özel bir amacı yoktu. Böyle bir özel amacı olmamasına rağmen çok büyük bir kötülük işliyordu. Bu çok büyük kötülük sıradan bir insan tarafından yapılıyordu. Yani kötülüğü yapanlar sanıldığı üzere herkes tarafından fark edilebilecek özelliklere sahip, olağanüstü bir yaratık değil, aksine sıradan insanlardı. O yüzden “kötülerin sıradanlığı” diye bir kavram geliştirdi. Kötülüğü, sandığımız gibi toplum dışı, hiç kimsenin onaylamadığı, olağanüstü yaratıklar değil, aksine sıradan insanlar yapıyor. Hem de en korkunçlarını.

Almanya’ya göçmüş Suriyeli “iyisi çok iyi, kötüsü de çok kötü” demiş Türkiye’dekiler için. Suriyelinin kötü diye tarif ettiği kişiler acaba kendilerini kötü olarak görüyorlar mı? Ne yaptılar da Suriyeli onları kötü olarak niteliyor?

Suriyelilere yardım eden bir gönüllü grubunun içindeyim. Yeni bir aile gelmiş dediler Ocak ayında. Gittik. Ankara’da Önder mahallesinde terkedilmiş bir gecekondu. Kentsel dönüşüme girdiği için aslında eski sahiplerinin üzerinde hiç bir hakkı olmadığı bir barınak. Tuvalet, banyo, mutfak denilen yerlerin fayansları siyahlaşmış ve kırık dökük. Odada soba yanıyor. Kira olarak dört yüz lira ödüyorlarmış. Şimdi bu evi bunlara o fiyata kiralayanlar iyi insanlar mı yoksa kötü mü? Eichmann’ın yaptıklarının neresinde duruyorlar?

Gaziantep’de bir cinayet olayı olmuştu. Suriyeli biri ev sahibini öldürdü. Herkes ayağa kalktı. Suriyelilerin huzur bozduğu, cinayet işlediği, hırsızlıkların arttığı söylentileri dalga dalga yayılmaya başladı. Sonradan ortaya çıktı ki, Suriyeli kirasını ödeyemeyince ev sahibi kira karşılığı Suriyelinin karısını istemiş. Aslında sonradan ortaya çıkan bu gerçek ilk olay kadar yayılmadı. Sadece konu ile ilgilenen insanlar olayın gerçeğini duydular. Magazin haber meraklıları olayı ilk hali ile belleklerinin bir yerine hiç sorgulamadan yerleştirdiler. Bir olaya sadece ilk duyduğumuz hali ile inanıp onu hiç sorgulamamak ve o haliyle belirli insanları kafamızda suçlu konumuna oturtmak  “kötülerin sıradanlığı” kavramının neresinde diye sormak gerekiyor burada da.

Bu insanlar evlerinin bombalandığını, akrabalarının öldüğünü, anne babalarının gözlerinin önünde parçalandığını gördüler. Yaşadıkları büyük bir travma. Elde avuçta ne var ne yok alıp geldiler. Biraz parası olan gelip burada bir Türk vatandaşı ile ortak iş kurmaya çalıştı. Bu kişiler genellikle Türk vatandaşları tarafından dolandırıldılar.

İsveç’e gitmiş bir adamın burada kalan karısı ile görüştük. Ertesi gün İsveç’e uçacaktı o da. Kocası gideli bir seneyi geçmiş. İşlemleri daha yeni tamamlamış ve ailesini de İsvaç’e aldırıyor. Giderken Türk ortağına ailesine baksın diye on altı bin dolar bırakmış. Türk ortak ortadan kaybolmuş. Kadın ve çocukları bizim gönüllü grubun ayarladığı bir gecekondu evinde kalıyordu. Eşyaları ve aylık masrafları grup tarafından karşılanıyordu. Sıradan kötülüklere örnekler saymakla bitecek gibi değil.

Suriyelilerin haksızlığa uğradığı bu tür olayları haber olarak gazetelerde duymuyoruz. Onların seslerini duyurabilecek bir medyaları yok.

Neden Savaşmadılar Kaçtılar?

“Suriyeliler neden savaşmadılar, ülkelerini korumadılar? Biz olsak gelmez kalır ülkemiz için savaşırdık” gibi söylentiler dolaşıyor. Suriye’deki savaşın nasıl ilerlediği konusunda hiç bir bilgimiz yok. Sanki iki grup var birbirlerine ateş ediyorlar diye düşünüyoruz.

“Gelmeye nasıl karar verdiniz?” diye soruyorum araştırma için mülakat yaptığım Suriyeli muhatabıma. “Her gün bomba sesinden uyuyamıyorduk. Çoluk çocuk hepimiz sürekli ağlıyorduk. En son dışarıda bisiklet süren oğlumun çok yakınına bomba düşünce ‘gidelim artık’ dedim eşime. Elde avuçta ne varsa toparladık çıktık. Evimizi de öylece bıraktık. Şimdi ne halde bilmiyorum” diyor. Esad kendine muhalif olduğunu düşündüğü şehirleri bombalıyor. Bombaya karşı ne yapabilir sivil insanlar?

İlk isyanlar 2011 yılında başladı. Esad bu isyanları kanlı bir şekilde bastırdı. İsyan edenler dışarıdan da destekle silahlı bir şekilde Esad’a karşı direnmeye başladılar. Beşinci yılına giren savaş boyunca Suriye’de birçok silahlı grup oluştu. Çeşit çeşit muhalif gruplar oluştu. Sayıları şu an 25’i geçen savaşan gruplar var.

İnsanların başına bomba düşüyor. Kendisi herhangi bir ideolojinin tarafı değil. Savaşan 25 grup var. Bunlardan hangisine katılsın da savaşsın.

 

Kaçıp gelen insanların % 53’ü çocuk ve gençlerden oluşuyor. Geri kalanların yarısından fazlası (% 25) kadın.. Geriye kalan % 25’ten az erkek de genelde yaşlı, hasta ve yaralı erkekler. Ailenin sağlam erkekleri, aileyi Türkiye’ye getirip başlarına en yaşlı erkeği bıraktıktan sonra tekrar Suriye’ye gidiyor ve oradaki olaylara bir kenarından müdahil oluyorlar.

Dr. Muhammad, eczacı karısını ve dört yaşındaki oğlunu komşulara emanet edip sürekli Suriye’deki sahra hastanelerinde çalışmaya gidiyor. Arada çalıştığı hastane bombalanıyor ve o da bu arada Türkiye’ye geri gelip biraz bağış topluyor. Derme çatma yeni bir hastane oluşturuyorlar ve yine orada meslektaşları ile çalışmaya başlıyor.

Dünya çapında Suriyeli sağlık elemanları bir araya gelerek UOSSM adlı bir organizasyon kurmuşlar. Gaziantep’te yaptıkları uluslararası toplantılarına ben de katıldım. Suriye’de savaşın başlangıcından beri kaç sahra hastanesi kurduklarını, bu hastanelerin kaç yatak kapasiteli olduğunu, hangi alanda elemanlara sahip olduklarını anlattılar ve daha iyi şartlarda hizmet verebilmek için neler yapmaları gerektiğini tartıştılar. Savaşın başından bu yana birçok arkadaşlarını kaybetmişler. Toplantıya onları anarak başladılar. Toplantının en sonunda Şam’da kurulan bir Tıp Fakültesi öğrenci ve hocaları ile internet üzerinden bağlantı kurdu. Çoğu kadın olan öğrenciler, üzerlerine bombalar düşerken, güvenlik nedeni ile yerin altında, eski Tıp Fakültesi dekanı ve profesörleri olan hocaları ile ders yapıyorlardı. Biz de o an yerin altındaydık. Ama biz otelin konferans salonları eksi katlarda inşa edilmiş olduğu için yerin altındayken,  onlar güvenlik nedeni ile yerin altında ders yapıyorlardı.

Durumun gerçeğini bilmeden derme çatma, kulaktan dolma bilgilerle yargılamak, kötülüğün sıradanlığı kavramının hangi bölgesinde duruyor acaba diye sormak geliyor içimden yine.

Suç Oranı

Sanıldığının aksine Suriyeliler herhangi bir suç olayına karışmıyorlar. Yaptıkları en büyük sahtekârlık, evrak sahtekarlığı.  Suriye’den kaçarken yanlarına hiç bir şey alamadan öylece düşmüşler yollara. Ne kimlik, ne pasaport, ne diploma, ne okula gittiklerine dair herhangi bir belge, ne katıldıkları meslek kursları sertifikaları. Bombalardan kaçarken bunları düşünememişler. Canlarını kurtarmaya bakmışlar sadece. Buraya gelince de okula gidebilmek, mesleklerini icra edebilmek, ya da Avrupa ülkelerine geçebilmek için sahte evrak düzenleyen insanların tuzaklarına düşüyorlar sıkça. Ve yakalanıyor. Suriyelilerin işledikleri suçlar %56 oranında sahte evrak düzenlemek ve kullanmak.

Buraya yerleşip az çok bir düzen kuranlar Suriye’ye gönderilme korkusu ile dikkat çekecek hiçbir davranışta bulunmuyorlar.  Kendilerine yapılan hemen bütün haksızlıklara da ses çıkarmadan katlanıyorlar.

Ankara’da gönüllüler grubu olarak ilgilendiğimiz Sıdıka Kınacı okulunda iki Suriyeli öğrenci birbiri ile hafif çatışmaya girmişlerdi. Benim onları izlediğimi görünce anında ikisi de birbirinden korku ile ayrıldı ve sessizce uzaklaştılar. Çünkü kavga ederlerse geri gönderilmekle tehdit etmiş öğretmenleri.

Suriyeliler kızlarını okula mı göndermiyor. Düşüyor yollara öğretmenler. Kapı kapı dolaşıyor ve okul çağındaki çocukları tespit ediyorlar. Özellikle kız çocuklarını. Eğer velisi gönderme taraftarı değilse yine geri gönderme tehdidi geliyor. Ertesi gün okulda Suriyeli öğrenciler kayıt için sıraya diziliyor.

Öğretmenler canla başla çalışıyorlar. Hatta maaşlarının çoğunu Suriyelilere harcıyorlar ama doğru olan bir işlemi yerine getirirken bile bazı öğretmenler tehdit etmekten de geri durmuyorlar. “Yoksa çocukları okula göndermiyorlar” diye savunuyorlar kendilerini.

Bu öğretmenler Eichmann gibi sadece kendilerine verilen görevi yapmıyor bilakis işin sızısını içlerinde duyuyorlar. Onlara bir kaç kelime Türkçe öğretelim de ayaklarının üzerinde dursunlar diye didiniyorlar. Belki bu öğretmenler “iyisi çok iyi, kötüsü çok kötü” kategorisindeki iyilere denk geliyor ama gerektiğinde onları iyilik adına tehdit etmekten de geri durmuyorlar. Sınır neresi acaba diye sormaktan geri duramıyor insan kendine.

Suriyelilerin Ekonomiye Katkıları

Gaziantep’te sanayi, çırak ve işçi bulamıyordu. “Suriyeliler ilaç gibi geldi” dedi Belediye Başkanı. Ama sanayide çalışan işçilerin çoğu aynı standarttaki Türkiye’de yaşayan işçinin daha altında ücretle çalışmak zorunda kalıyor. En iyi kazanını dörtte üç oranında alıyor. Normal ücretin yarısı hatta üçte birine çalışan birçok Suriyeli var. Bazıları iki üç hafta çalışıp işten çıkarılıyor ve ücretleri bile ödenmiyor. Ödenmeyen ücretini almak için haklarını savunamıyorlar. Zaten çoğu izinsiz olarak çalıştıkları için kimi kime şikayet edecekler.

Günlük 10 liraya ya da haftalık 100 liraya çalışan çok.

Çırak olarak çalışanların çoğu günlük 5-6 liraya çalıştıkları gibi, aynı zamanda patronlarından şiddet de görüyorlar. Sıdıka Kınacı’da Türkçe derslerine gelen İdlip’li Fatima dört çocuk annesi. Kocası öldüğü için aileyi geçindirecek kimse yok. 11 yaşındaki oğlu berber yanında çırak olarak çalışıp aileye katkıda bulunmaya çalışıyor. “Dövüyor ustası” diyor Fatima. Ama elinden gelen bir şey yok.  Kira ödenecek, elektrik su parası verilecek ve aylık erzak ihtiyacı karşılanacak.

“İyi insanların yardımları olmasa ayakta kalmamız mümkün değil” diyor. Kendisi de çalışmak istiyor ama iş bulamıyor. Çoğu kadın iş bulsa bile çalışacak durumda değil zaten. Savaş travması yaşadıkları için psikolojik ve ona bağlı olarak bedensel sağlık problemleri yaşıyorlar.

Küçük bir değişikliğe bile yeniden adapte olmak için zamana ihtiyaç duyan insanoğlu, savaştan kaçıp gelmiş, her şeyini kaybetmiş, aile fertleri gözünün önünde parçalanmış bu insanların, hemen iş hayatına girip, burada yeniden düzen kurmasını ve her şeyi aynen kendilerinin yaptığı gibi yapmasını bekliyor.

“Ama onlar da gayret göstermiyorlar” diyor yaptığımız toplantıda bir Türk katılımcı. Evini daha yeni taşımıştı. Bir önceki toplantıda yeni eve taşınmanın zorluklarından ve alışmanın zaman alacağından bahsediyordu. Ailesi bütün fertleri ile hayatta. İşinde bir değişiklik yok. Aynı kazancı devam ediyor. Yeni iş bulmak için yeni bir dil öğrenmesi gerekmiyor, şehrinden binlerce kilometre uzakta başka bir ülkeye taşınmamış. Sadece aynı şehirde başka bir semtte bir eve taşınmış. Alışmanın zorluğundan bahsediyor. Aynı zamanda Suriyelilerin alışmak için gayret göstermediğinden.

Sıradan anlayışsızlıklarımız ve kötülüklerimiz Eichmann’ın yaptığı derecede olmamakla beraber yerli yerinde duruyor gibi geliyor bana. Eşit işe eşit ücret ödemiyoruz. “Nasıl olsa ihtiyacı var ve şikayet edecek yeri yok. Ne versem kabul edecek. İstediğim gibi hırpalayabilirim” düşüncesi kötülüğün sıradanlığının neresinde duruyor acaba?

“Onlar da gayret göstermiyorlar” diyerek bir de çok kolay bir şekilde işin içinden çıkabiliyoruz. Buna da literatürde “kurbanı suçlamak”  deniyor. Problemleri çözemediğiniz zaman insanlar hemen suçu kurbanın üzerine atmaya çalışırlar. Hani biz “hırsızın hiç mi suçu yok “ diye ifade ediyoruz ya, işte tam o durum. Mağdur olanı suçla her şey çözülsün.

Azınlık ve zayıf durumda olanların yaptıkları iyi şeyleri de görmüyoruz ve duymuyoruz. Suriyeliler şimdiye kadar on bin civarında işyeri açmışlar. Yanlarında, Türkiye’de yaşayan işçiler de çalıştırıyorlar. Bundan hiç kimse söz etmiyor. Söylense bile kimse duymuyor. Algıda seçicilik devreye giriyor.

Sonuç ve Değerlendirme

Eichmann kendisine verilen görevi hiç sorgulamadan, işin sonunun nereye varacağını irdelemeden büyük bir sorumlulukla yerine getirip, akşamları da evine gidip ailesi ile günün yorgunluğunu atıyordu. Yaptığı eylemler 6 milyon Yahudi’yi ölüme götürdü. Ama o hiç sorgulamadı. Almanya yenilince de yakalanmamak için Arjantin’e kaçtı. Yakalanıp yargılandığında ise, ısrarla masum olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Aslında Yahudilere karşı değildi, o sadece görevini yapmıştı.

Suriye’de bir savaş var ve travmaya uğramış bu insanlar can havli ile komşu ülkelere sığındılar. Şu an Türkiye’de üç milyon Suriyeli var. Genelde sınır şehirlere yığılmış durumdalar. Aslında bu yoğunlukta ve bu kadar kısa sürede gerçekleşen göç, dünyanın hiç bir yerinde olaysız gerçekleşmez. Bunda merhametli insanlarımızın ve STK’ların bu işe el atmalarının büyük rolü var. Hemen yeni gelenler için meskenler, evlerine eşyalar, erzaklar hazırlama faaliyeti içine girdiler. Bu grup makalenin başında bahsedilen “iyisi çok iyi…” ifadesindeki iyilere denk geliyor galiba.

Ama yapılan araştırmalar Suriyeliler konusundaki olumsuz algının gittikçe tırmandığını gösteriyor.  İnsanların % 90’a yakını Suriyelilerin işe girmesini istemiyor. Kendi işlerini çalacağını düşünüyorlar. Yine araştırma katılımcılarının % 80-85’i Suriyeli ile komşu olmak istemiyor. Aynı şekilde büyük bir oran, çocuğunun Suriyeli ile evlenmesine karşı. Eğitim alanında da çok büyük problemler var. Veliler eğitim seviyesinin düşeceği kaygısı ile okullarda Suriyeli çocukları istemiyorlar. Örnekleri çoğaltmak mümkün. 

Gerçeğe dayanmayan, medyanın da önemli rol oynadığı negatif algı oluşması hızla yayılıyor. İnsanlar, Eichmann gibi sorgulamadan, öteki hakkındaki olumsuz her habere inanmaya hazır gibiler. İşte bu sorgulamadan kabul etme eğilimi, içimizdeki kötülüğü harekete geçiren önemli işlevlerden biri. Eğer, sıradan kötüler kervanına katılmak istemiyorsak, duralım, düşünelim, algıda seçicilik yapmadan, vicdanımızın sesini dinleyerek empati yapalım. Bakalım o zaman işler nereye gidiyor hep beraber görelim.

 

Paylaş: