ÖMER LEKESİZ İLE SANAT, EDEBİYAT VE HAYAT ÜZERİNE

ÖMER LEKESİZ İLE SANAT, EDEBİYAT VE HAYAT ÜZERİNE

Röp: Fatih Muhammed Çakmak

1958’de Akdağmadeni / Yozgat’ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini 1976 yılında Yozgat’ta tamamladı. 1979’da Ankara Meslek Yüksek Okulu Kamu Sevk ve İdaresi bölümünü bitirdi Ankara’da Yem Sanayi Türk A.Ş.’de iki dönem memur, şef, ticaret müdürü; Kırıkkale Üniversitesi’nde daire başkanı, genel sekreter yardımcısı olarak görev yaptı. Kırıkkale, Mersin ve İstanbul’da özel kuruluşlarda yönetici olarak çalıştı. 2009-2013 yılları arasında İstanbul’da sahaflık yaptı. Kayıtlar, Hece ve Heceöykü dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. Yayımına devam eden edebistan.com adlı elektronik dergiyi internet ortamında kurup yönetti. Yeni Şafak Gazetesi Kitap Eki’nin yayın danışmanlığını yaptı. Halen Yeni Şafak gazetesi ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor. Edebiyat hayatına Mavera Dergisi’nde başladı. Eleştiri, deneme, inceleme yazıları çeşitli dergilerde ve gazete kitap eklerinde yayımlandı. Yeni Türk Edebiyatı’nda Öykü adlı çalışmasıyla Türkiye Yazarlar Birliği 2001 Edebi Tenkit Ödülü’nü kazandı. edebistan.com’a Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2002’de yılın internet yayıncılığı ödülü verildi. Yazarın; Mimlerin Abecesi, Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj, Sevgilinin Evi, Şirazeden Şirazeye, Öykü İzleri, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Öyküce Konuşmalar, Hüseyin Su Kitabı Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları, Ateşten Kelimeler, Minarenin Kılıfı, Sanat Bizim Neyimize, Sanat ve..., Öykü Menzilleri adlı kitapları mevcuttur.

Ömer Lekesiz ile sanat, edebiyat ve hayata dair konuştuk…

Hocam, ilk olarak sizi biraz daha yakından tanımakla başlayalım. Edebiyattan sanata, sivil toplumdan siyaset ve sinemaya çok yönlü kişiliğiniz ile ön plândasınız. Bu kadar farklı ilgi alanlarına yönelmenizi sağlayan nedir? Mesela, sizin gayenizi “Arayan, disiplinlere sığmaz” sözüyle bağdaştırabilir miyiz?

Güzel değerlendirmeniz için teşekkür ederim; inşallah belirttiğiniz hal üzereyimdir. İlginin çokluğu bazen ilginin yokluğu anlamına da gelebilir. Çünkü bir şeyleri iyi yapabilmek için bazı şeyleri yapmamak gerekir. Neyse ki, şahsımla kayıtlı bir ilgi çokluğundan söz edecek olsak bile, bunların birbirini tamamlayan belki de gerektiren şeyler olması nedeniyle rahatım. Çünkü inancımdan kaynaklanan, “halka yarayacak işler yapma” ilkesini daima gözettim ve gözetmeye de devam ediyorum. Halkın işine yaramayacak bir edebiyatın, sanatın ve gündelik ilgilerin zamanı ve imkânı boşa harcama açısından, ötede hesabı sayılacak ameller cümlesinden olduğunu düşünüyorum. Allah’ın kendisine nasip ettiği bir kelimeyi doğru yer ve zamanda, doğru bir maksatla kullanmayan bana göre ziyandadır. Dolayısıyla vurguladığınız konu bir disiplin meselesi olmaktan çok, bana göre inanç esaslı bir sorumluluktur. Disiplin, sorumluluğun hakkını gereğince yerine getirme konusundaki ferdî seçimlerin, mizaca uygun tutum ve eğilimlerin yararlı bir formüle dönüştürülerek uygulanmasından ibarettir; yani o bir araçtır, amaç değildir. Amaç halka hizmet etmenin Hakk’a hizmet olduğunu bilmek ve eyleyeceklerini bunun gereğince eylemektir. 

Vakit, bizim en büyük yitiğimiz oluyor çoğu zaman. Siz vaktinizi nasıl planlıyorsunuz? ehl-i tâlibe tavsiye edeceğiniz bir vakti kullanma kılavuzu ya da reçetesi var mı?

Zaman yitirilen, vakitse kaçırılan bir şeydir. Çünkü zaman bir nispetten ibarettir ve bizi de içine alarak, bize rağmen işler. Bu nedenle zamanda bir kayıt ve şart oluşturmamız mümkün değildir. Ancak zamanda belli vakitler vardır ki, bunlar çoğunlukla bizim şimdiki an’ımıza tekabül eder ve bizler ancak ona sahip olabileceğimizi düşünürüz. Bu manada vakit, zamana vurabildiğimiz bir bıçak darbesi, bir yara izi gibidir. Vakti giren ve çıkan bir şey olarak değerlendirmemiz de bundan kaynaklanıyor olmalıdır. Örneğin namaz, vakti giren ve çıkan bir şeydir.  

Bu babta ehl-i tâlibe söylenebilecek olan şey, yaptığımız her şeyin, daha onu yaptığımız an’dan itibaren geçmişe karıştığını, yapmakta olduğumuzun an’dan ibaret şimdimizi teşkil ettiğini ve geleceğe hükmetmemizin de mümkün olmaması nedeniyle işte o şimdi’nin değerini iyi bilmemiz gerektiğini idrâk etmeleridir.

Vakti kullanmak zamana ve mekâna tabi olduğu kadar inançlara, mizaçlara ve ilgi düzeylerine de tabidir. Bu bakımdan herkesin vakti kullanma kılavuzu kendisine özeldir. Örneğin bir Müslümanın namazın bir vaktini eda edip, sonraki namazın vaktini beklemesi namaza dâhildir, denilmiştir. Bu onun zikrindeki, ibadet fikrindeki ve sair kulluk eylemlerindeki sürekliliğe isabet eder. Yazan yazısıyla, resmeden resmedişiyle, okuyan okuyuşuyla, zanaat işleyen o işiyle bu zamana dâhildir. Gündelik hayatınızı bu çerçevede kurguladığınızda kendi vakti kullanma kılavuzunuzu kolaylıkla oluşturabilirsiniz.

Bir söyleşinizde “Kültür, bir zihniyetin eleğinden süzülerek yaşar hale gelen alışkanlıkların toplamıdır; hayat biçimidir” şeklinde bir ifadeniz var. Kültür: hayat biçimi, demek hayat mefhumunu sığlaştırmıyor mu? Biz Müslümanların zihniyetinde kültür tam anlamıyla böyle bir zemine mi karşılık geliyor?

Söz konusu sığlaştırmaya tabi olmamak için din ve kültür kelimelerinin farkını iyi anlamak gerekir. Çünkü din, kültür değildir; din kendisi olmak bakımından kendisidir ve kendisi dışında hiçbir şeye indirgenemez. Bu manada dini ekonomiye, eğitime, astrolojiye, tarihe indirgemek ne kadar mahzurluysa, onu kültüre indirgemek de o kadar mahzurludur. Kültür, dünya hayatımızın işleyişini tanzim ettiğimiz bir zemindir. Hayat, salt maddi değerlerden ibaret olmayacağı, metafizik bir aidiyeti de gerektireceği için, kültür maddi ve manevi olanın müşterek potası olarak somutlaşır. Bu bağlamda, ‘din’in kültüre etkisi ona bir öz vermesinden ibarettir. Örneğin sadaka vermek, fıtri ve dinî bir öze tabidir. Bu özün ferdî planda mı yoksa kurumlaştırılarak mı sürdürüleceği ise kültür tarafından belirlenir. Kurumlaştırılacaksa bunun dinamikleri ve yapılandırılması nasıl olacaktır, işte bunu kültür belirler. Ama fıtri ve dinî bir gerçeklik olarak sadaka, daima bunların üstündedir. 

 “Gönüllü bir eleştirmen” olarak çeşitli vesilelerle ‘öz kültür’ vurgusu yaptığınızı görüyoruz. Bu bağlamda edebiyat, kültür, sanat ve hatta siyasette seksenli yıllardan bugüne yaşanan gelişmelerin, değişimlerin ve kırılma noktalarının içinden gelmiş; bizzat tanık olmuş bir yazar olarak dünden bugüne sizce ne oldu Türkiye’de? Bu minvalde bir yere varılabildi mi?

Türkiye toplumu olarak bir “yıkım tarihi”nin içinden geçtik. Sistem tarafından Tanzimat’la başlayan kendi değerlerinden uzaklaştırılma, Batı merkezli bir hayatı taklide mecbur bırakılma operasyonlarına maruz kaldık. Kemalizm ve Tek Parti devri bu yöndeki yıkımlara daha sistemli bir şekilde maruz kalmamıza neden oldu. Tarihimiz resmî yazıma tâbi tutulurken, elifbamızı bir gecede yitirerek, yeni bir sabaha cahiller toplumu olarak uyandırıldık. Bu yıkım tarihini fark etmemiz ve kendi halimizi yeniden değerlendirmemiz için 80’li yıllara erişmemiş gerekiyormuş demek ki. Bugün Türkiye’yi yöneten kuşak da bu kuşak olduğuna göre, belirttiğimiz manada az bir mesafe kat etmediğimize hükmedilebilir.

80’li yıllardan itibaren öncelikle siyasette, devlet tanımının zorunlu kıldığı toplumsal mutabakatın büyük oranda gerçekleştiğini, câmii–kışla çatışmasının büyük oranda giderildiğini ve dolayısıyla halkın inanç ve kültürüyle barışıldığını ve bu barışıklığın eski–yeni ayrımının ortadan kaldırmasıyla gelenekten geleceğe doğru daha emin ve kararlı adımlarla yürünebildiğini ileri sürebiliriz.

Hâl böyle olunca kültürden sanata, ekonomiden siyasete Türkiye’nin yeni bir yere geldiğini söyleyebiliriz ancak bunun ideal toplum sözleşmesi açısından tam yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Ötekiyle birlikte yaşama kültürünün yeniden inşası başta olmak üzere daha yapılacak çok şey, gelinecek çok yer var bana göre.

Eyvallah hocam. Beş ciltlik Yeni Türk Edebiyatında Öykü başlıklı çalışmanız edebiyat ya da öykücülük özelinde bahsettiğimiz sürecin bir bakıma tarihini, hikâyesini, serüvenini mi anlatıyor? Zira sunuşta ifade edildiği şekliyle “Türk öykücülüğünün kapsamlı bir haritası” olma iddiasını taşıyor.

Yeni basımı, geçtiğimiz günlerde Şule yayınları tarafından yapılan Yeni Türk Edebiyatında Öykü adlı çalışmamız, 1890-1990 yılları arasındaki bir asırlık dönemi kapsıyor. Haliyle Nabizade Nazım’dan başlayıp, Cemal Şakar’a uzanan bu dönem, öykücülerin şahsı ve öykü çalışmaları üzerinden bir haritalaştırmayı da beraberinde getiriyor. 1890’dan 1990’a öykülerin dilinde, temasında, tekniğinde meydana gelen değişimler bu çalışmamız sayesinde genel bir değerlendirmenin yapılmasına da imkân sunuyor. Yazmak, incelemek, araştırmak başlı başına bir iddiadır zaten. Hatta bu manada bir iddiasının olmadığını söyleyen bile iddiasızlıkta iddiada bulunuyor demektir. Fakat son tahlilde bu iddia okurun takdiriyle ve çalışmadan yararlanma durumuyla doğrudan bağlantılı olduğundan, ilgili sonuçları da bu düzeylerde tahakkuk edecektir. Değilse, benim tek başıma bir iddiada bulunmamın hiçbir hükmü yoktur.

Sözün dönüp dolaşıp geldiği/getirildiği yerden devam edelim o vakit… “Medeniyet” bugün nereye ulaştı? Slogan mı? Kavram mı? Aksiyon mu? Romantik bir eğilim mi? Değilse, ideal bir gelecek beklentisi/gayreti mi?

“Medeniyet” mefhumuyla benim başımın çok da hoş olmadığını söylemeliyim. Elbette İslam zihniyet ve kültürünün zorunlu olarak ürettiği bir medeniyet var ancak bu medeniyetin, Batılı sivilleşme mefhumundan değil, bizzat kendi içinden okunması gerekir. Aksi halde medeniyet, bugünün hâkim gücü olan Batı’ya göre düşünüldüğünde ölümle, acıyla, yıkımla, sömürüyle ve sürgünle kayıtlı hale gelir.

Medeniyetten kasıt erkin tesisi ve kültürün hâkimiyet kurması olursa, gücün güçsüzler tarafından dönüştürülebileceği, fethedenlerin aynı zamanda fethedilmiş olunacağı gözden ırak tutulmamalıdır. Bana göre bu nedenle medeniyet sorunlu bir uğraştır. Onun yerine antikitelerin gözetilmesi ve bu gözetişte herkesin kendi zamanının çocuğu olduğunun unutulmaması esastır. Netice cümlesi olarak: Bizlerin medeniyet kurmakla yükümlü olduğumuzu düşünmüyorum; iyi Müslüman ve Allah’a iyi birer kul olmakla yükümlü olduğumuzu, medeniyet diye bir şey olacaksa onun da bunların bereketiyle hâsıl olabileceğini düşünüyorum.

Yönümüzü biraz değiştirelim ve oradan gidelim, sanattan bahsedelim. Neden sanatla uğraşırız? Mesela, hayatın içinde, geniş bir varlık alanından neş’et etmesinden ötürü mü insan sanata meyleder?

Sultan Veled’e göre: “Herkes bir mârifet ile gaybın sıfatını söyler.” Buna göre sanatsal üretime düzeyi, oranı ne olursa olsun, herkes bir şekilde dâhildir. Ancak bu,  Sultan Veled’in yaşadığı devirde zanaatla sanatın henüz ayrışan şeyler olmadığını düşündüğümüzde geçerli olan bir yaklaşımdır. Bugünkü durum itibariyle hem bizler hem de Batılılar sanatı, bireysel bir seçim ve yaratım alanı olarak görüyoruz. Hal böyle olunca sanatla uğraşmak da profesyonel bir ilginin çerçevesi içine giriyor ki, bu aynı zamanda bir tür sanat ruhbanlığına bitişik hale geliyor. Bu bağlamda, Kandinsky’nin ürettiği formülü, yani sanatın bir “içsel zorunluluk” olarak tezahürünü esas aldığımızda belki doğru bir cevabın kapısını da aralamış oluruz. Değilse, sanat ilgisini salt metafizik düzeyde ulvileştirmeyle, salt dünyevi bir ilgiye indirgeyerek maddileştirme tercihlerinden biriyle yüz yüze kalarak her iki durumda da bir tür putlaştırmaya meyletme tehlikesini yaşarız. 

Peki, insanı sanatkâr kılan nedir? Sözgelimi, yaşadıkları/gördükleri karşısında duyduğu “hayret” olabilir mi?

Sanatın tümüyle iradi ya da gayr-i iradi olduğunu söylememiz zordur; ikisinin müşterek çocuğudur dersek daha doğru olur. Haliyle “hayret” işin bir gerekli yönüdür ama bundan ibaret değildir. Aklın marifeti, elin (eğitimin, ustalaşmanın) maharetiyle birleşip, ilhamın doğru verileriyle birlikte aynı istikamete yöneldiğinde ancak sanat ortaya çıkar. Hayret, bu üçlüyü tetikleyen şeylerin başında yer alıyor olabilir ama belirttiğim gibi hepsi bundan ibaret değildir.

Biraz da yaşamak lazım o halde, diyerek sözü hayata getireceğim. Malumunuz, “Bu işin erbâbı” dediğimiz insanlar var. Onları meziyetlerinden tanıyoruz. Sanatın, zanaatın, kıraatin erbabı olduğu gibi hayatın erbabı olan insanlar da var mı?

Olduğunu sanıyorum. “İrfan sahibi” nitelemesini kullandığımız kimi insanlar vardır. Bunların çoğunluğu diplomalı bile değildir. Ancak hayatı öyle samimi bir şekilde, hakikati ve hikmeti öyle doğru bir şekilde okurlar ve naklederler ki, namlı profesyoneller yanlarında silik kalır. Bunlar için “hayatın erbabı” da dense yeridir sanırım.

Allah onlarla buluştursun hepimizi. Varlık gayemize dair de bir şeyler konuşalım isterim. Hocam, mutlu olmak için mi dünyadayız? Sanat, zanaat, edebiyat, hayat dedik. Hepsini cem ettiğimizde bizi var kılan nedir?

Tüm bu ilgiler içerisinde ve onlarla birlikte bizi var kılan, varlığımızın anlamını doğru kavramaktır bana göre. Burada (dünyada) olmanın anlamını bildiğimizde, fillerimizin oluş ve eyleniş tarzlarını da bilmiş oluruz. Burada oluşumuza dair, “biz kimiz, neden yaratıldık, hangi maksatla buradayız, biz neyle yükümlüyüz, neyi nasıl yaparak doğru yapmış oluruz?” gibi sorular eşliğinde oluşturacağımız bir anlam(lar) dizgesi sayesinde hem varlığımızı anlamlandırır hem de yaşayışımıza bir istikamet tayin etmiş oluruz. Mutluluk-mutsuzluk meselesi ayrıca ele alınması gereken bir konu bana göre. Çünkü bunlar son tahlilde birer mecazdan, algılamadan, kanaatten, daha özet bir söyleyişle fehmedişten ibarettir.  

Sohbetimizin son demlerindeyken konuştuklarımız bağlamında bir Ömer Lekesiz yaşanmışlığı ile kendi hikâyenizden bir örnekle ile bitirelim isterseniz…

Ben, hikâyesi ilginç olan biri değilim, çünkü yaşayışım, tercihlerim, ilgilerim herkese mahsus olabilecek şeyler cümlesindendir. Fakat seçimlerin önemini, sınırlandırılmasını ve çalışmanın ciddiyet, sabır ve kararlılık gerektirdiğini erken yaşlarda öğrendiğimi söyleyebilirim. Eleştiriyle uğraşmayı tek meşgale olarak seçtim ve yaklaşık otuz yıl bu minval üzere devam ettim. Son on yıldır, eleştiriden öğrendiğim şeylerle sanata sadece edebiyattan değil; daha geniş ölçekten, örneğin mimariden, resimden, geleneksel sanatlardan, plastik sanatlardan bakmanın gereğine inandım ve şimdi bu istikamette çalışıyorum. Bir şeyi iyi yapabilmenin yolu, o uğurda birçok şeyi yap(a)mama kararından geçer bana göre. Yazarsanız oturup okumalı, araştırmalı, düşünmeli, keşif gezileri yapmalı ve yazmalısınız. Yazarlıktan elde ettiğiniz krediyle televizyonculuk, sanat simsarlığı... gibi işleri de yapmaya kalkışırsanız, kendinizi dağıtmaktan, savurmaktan, kısaca israf etmekten başka bir sonuca ulaşamazsınız.

Kıymetli vaktinizden hissedar ettiğiniz,  KAGEM Bülten’e misafir olduğunuz için teşekkür ederiz hocam.

Ben teşekkür ederim.

 

Paylaş: