ÖMER KARAOĞLU ile SAHNE GERİSİNDEN BİR SÖYLEŞİ

Röportaj: Fatih Muhammed Çakmak

ÖMER KARAOĞLU ile SAHNE GERİSİNDEN BİR SÖYLEŞİ

1967 tarihinde İstanbul’da doğdu. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden mezun oldu. Aynı bölümde 1998 yılında doktorasını tamamladı. 2014 yılında Sosyal, Beşeri ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Tarihi Bölümünde doçent unvanını alan Karaoğlu Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümünde görev yapmış, halen İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde görevine devam etmektedir. Çok sayıda solo albümü ve sanatçı dostlarıyla ortak çalışmalar yapmıştır. Çeşitli vakıf ve derneklerin eğitim-kültür çalışmalarında yer almış olup halen bu çalışmalarını sürdürmektedir.

Ömer Karaoğlu ile 1985’te başlayan müzik çalışmalarından akademiye, sanata, gönüllülüğe ve hayatın içinde olup bitenlere dair konuştuk.

Hayat hikâyenize baktığımızda aramakla başlamışsınız işe. Aslında her birimizin aşina olduğu bir durum var: Yakın çevrenin olmasını istediği kişilik; kişinin kendisinin olmak istediği şahsiyet. Bir yanda babanızın, çevrenizin sizden bekledikleri, bir yanda sizin yapmak istedikleriniz… Böyle bir harmanda eğitim hayatından sosyal konum itibariyle radikal sayılabilecek tercihler yapan Ömer Karaoğlu kendini bulabildi mi?

Sözünü ettiğiniz harmanda aile, çevre ve sevdiklerimizin olduğu kadar sevmediklerimizin ve reddettiklerimizin de payı olmuştur. Sizden beklentiler de yapmak istedikleriniz de yolculuğunuzu biçimlendiriyor. Bu bakımdan benden beklentiler umurumda değil. Tavrını olumlu bulmadığım gibi beklentiler böyle deyip inanarak yapmak istediklerimden vazgeçmeyi de düşünmedim diyebilirim Yolculuk devam ediyor. Bir yere varmış ya da bulmuş değiliz. Hayata, Hakk’a ve adalete tanıklık edebilmek gerektiğine inanıyorum. Ne kadar güç yetirebilir ve aldanışlardan kurtulabilirsek…

“Hiç müzik yorumcusu olmak, müzisyen olmak gibi bir niyetim yoktu ilk zamanlarda. Zaten babam benim müftü olacağım günün hayaliyle yaşarken hayal bile edemezdim bugünleri” diyorsunuz bir söyleşinizde. Ne oldu, nasıl oldu da başladı bu serüven?

Müzik yorumculuğumuzu öne çıkaran çalışmalar esasında tabii bir zeminde oluştu. Yani tasarlanmış ve sonraki safhaları planlanmış bir yolculuk değildi. Çocukluktan gençliğe yürürken çevresinde bulunduğumuz semt camimizde öğrenmeye, anlamaya çabalayan bir toplulukla beraberdik. Duyuşlarımızı, düşünüşlerimizi sese ve söze yüklemek adına amatörce başlayan ilk denemelerden bugüne geldik. Onca eser, albüm, konser… Sözün özü nağmelere yüklemeye çalıştıklarımız düşündüklerimiz ve hissettiklerimizden ayrı bir hikâye değildi. Okumak, dinlemek, söylemek, paylaşmak, hissetmek gibiydi müziğimiz…
 

  1. Selika, bant kayıtları sonra albümler, salon programları, konserler derken muhteşem bir coşku ile söylendi ezgileriniz. Şehit Türküsü, Mekke, Adı İçin Yaşamak, Hasret Kafesi, Doğ Ey Güneş, La ilahe illallah, Kuşlar, Sızı, Toprak, Sevdalar Aldı Beni, Bilemezler gibi eserler daha fazla öne çıktı. Deyim yerindeyse üç dört kuşağın vazgeçilmez ezgileri oldu. Söz konusu eserlerin bu kadar çok sevilmesi, sahiplenilmesi ya da içselleştirilmesinin arka planında ne olabilir?

    Önce bu buluşmalar ilahi bir lütuf. Bunu hamd ile ikrar etmeliyim. Sözünü ettiğiniz süreçlerde hüzünler, umutlar, acılar, direnişler, coşkular saklı. Yani yaşanmışlıklar, bu yolculuğu sahici kılıyor diye düşünüyorum. Sanat âleminin çoğu sentetik ürünü ya da sahte ilişkileri gibi değil. Hikâye bizimdir ve bu ülkede yaşanmaktadır. Hatasıyla sevabıyla bizim hikâyemizdir anlatılmak istenen.

    Peki, Ömer Karaoğlu, bir dinleyici olarak, en çok hangi ezgisini seviyor?
    Şehid Türküsü, Adı İçin Yaşamak, Yol mu Dayanır, Arzuhal… Mübalağa yok, hepsi “bir” ezgi gibi gelir bana.

    Hâl-i hazırda, özelde müzik genel anlamda sanata dair atılan adımları nasıl okuyorsunuz? Sözgelimi bulunduğunuz mecradan baktığınızda yeni isimleri dinleyebilecek miyiz?
     

Gürültü, hız ve hazza indirgenen bu yeni vakitlerde, güzel sesler, sözler, güzel eserler oluyor zaman zaman. Bu coğrafyanın yürek hafızası geri geldikçe iyi işler olacak buna inanıyorum. Fert ve toplum planında her alan için olduğu gibi sanata dair de ümitvar olmalıyız. Ne var ki iddiamız olmalı ve tabii iddiamızı görünür kılabilecek donanımımız. Biraz daha kendimiz olabildiğimizde, neyin/nelerin değerli ve önemli olduğunu tekrar keşfettiğimizde, emek ve yürek koyabildiğimiz ölçüde daha iyi sonuçlar alabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü uzun bir travmalar tarihi aklımızı ve yüreğimizi hırpaladı. Saldırı altındayız hala… Pek çok şey tashihe muhtaç. Sanat da bu cümleden.
 

Sakarya Üniversitesinde Sabahattin Zaim Hoca ile başlıyor akademideki günleriniz. Üstadı nasıl tanıdınız? O günlerden bugüne taşıdığınız nasihatleri bizimle de paylaşır mısınız?

Merhum hocamızla birlikte çalışmadım ancak Fakültede hocamız oldu. Ardından asistanlığa girişimizde ve Sakarya’da kurucu dekanımız olarak görev yaptığı dönemde emeklerini minnetle anmalıyım. Hocanın pek çok hayırlı girişime öncülüğü ve emek vermesi yanında bilhassa akademide zor zamanlarda bir kısım insanın maalesef Müslüman kimliği gizleme çabalarına rağmen onurla ifade ve temsil etmesi çok değerliydi. Nazik ve aynı zamanda ilim gayretinde ciddi, yüreklendirici idi. Sakarya’daki günlerimizde bir dönem haftada bir akademiden bir toplulukla buluşmalar yapıyorduk. Biz genç birer asistan iken tek tek her birimizle sohbet eder, neler çalıştığımızı takip eder ve tavsiyelerde bulunurdu. Müslümanca bir dünya düzeni ve özelde iktisadi düzenin tesis edilmesi gereğine olan inanç ve iddiasını sohbetlerinde açıkça görürdünüz. Menfi bir dil kullandığına, suçladığına tanık olmadım. Yapılması gerekenlerle ilgili, iddia sahibi, umutlu ve teşvik ediciydi diyebilirim.

Akademik kariyeriniz henüz başlangıcında iyi bir Hoca ile çalışma fırsatı yakalamışsınız. Öte yandan post-modern darbe olarak nitelendirilen 28 Şubat süreci yaşanıyor. Böyle bir dönemde Ömer Karaoğlu neler yaşadı?

Sıkıntılı günlerdi elbet. Canımızı yakan gelişmelere tanıklık ettik. Doğrusu direnenlerle beraber olmaya çalıştık. Nihayet ihraç baskısı sonucu istifayı seçtik. Bu süreç yeni eserlere katkı yaptı diyebilirim. Resmi görevden uzunca bir süre uzak kaldım ve şaka değil, ilimle olan bağlarımı bu sayede güçlendirebilme imkânı elde ettim. Daha iyi okuyabildiğim, müzik çalışmalarına daha fazla vakit ayırabildiğim, sokakla daha sık buluşabildiğim yıllardı. Rızkın bankamatik maaşından öte bir anlamı olduğu bu yıllarda daha iyi kavranmıştı. (Tebessüm ediyor) Sınav vardı ve sınanmaya devam ediyorduk işte. Son nefese kadar da devam edecekti. Darlık ya da bollukla.

O zor günleri yaşayan biri olarak 15 Temmuz gecesi neler hissettiniz? (Doğ Ey Güneş ezgisi geliyor hatırımıza) Şehitlerimiz ve gazilerimiz başta olmak üzere o gecenin kahramanlarına ne söylemek istersiniz?
İstanbul dışında bir köyde idik o gece. Ülke ağır bir saldırı yaşıyordu ve ailece üzgün ve fakat öfkeliydik. Köy evinden dışarıya baktığımı hatırlıyorum, can sıkıcı bir ıssızlık hâkimdi. O gece, eyleme yetişemedik maalesef. Arkadaşlarımızla ilk saatlerden itibaren iletişimdeydik. Köprüdeki, Çengelköy’deki, Vatan’da, Bayrampaşa’daki arkadaşlarla görüştük. Gecenin özeti “bu olmamalı” idi. Ama ilahi yasa işliyordu ve biz istisnası değildik; sevda bedel istiyordu. Ertesi günden itibaren nöbetlerde dostlarla beraber olduk. Ay boyunca yetişebildiğimiz yerlerde insanımızla birlikte durmaya ve nerede durmamız gerektiğini hatırlamaya, hatırlatmaya ihtiyacımız vardı. Hiç olmazsa nöbetlerde olmak, stratejik tahlil ve öngörülerden daha anlamlı ve değerli idi. Hoş hiç birimiz bu tahlil ve tartışmaların dışında kalamadık. İlk gece meydana dökülenler yapılması gereken asıl işi yapanlardı. Allah şahitliklerini kabul etsin. Geride kalanlar “izi sürmesi gerekenler”, yani “bekleyenler” olmalıydı. Bu topraklar ve bu vakitler zordu ve yüreğimiz her an yanımızda olmalıydı.

Memuriyetten sonra kendi deyiminizle sivilliğe intibak ettiniz. Zalime hasım, mazluma dost oldunuz. İnsan hakları mücadelelerinde daha etkin yer aldınız. Bu meyanda gönüllülüğü nasıl tanımlarsınız?

Esas olan gönüllü olmaktır. Aksi gönülsüzlüktür. Yahut profesyonellik diyelim. Ücreti kadar hizmet. Mazlum-Der’in o günkü ekibiyle birlikte sahada ve masada olmak gerçekten önemli bir tecrübeydi. İHH gibi kuruluşlarımızla yetim destek etkinliklerinde bulunmak ayrı bir bahtiyarlıktı. Bu arada daha yerel Bayrampaşa’da -ki doğduğum ve büyüdüğüm yerdi- arkadaşlarımla ve gençlerle haftalık dersler ve sohbetler şükür ki halen devam ediyor. Buna ihtiyacımız var çünkü. Hakkı ve sabrı tavsiyeleşenler olmak ebedi bir hüsrana karşı güvenlik önlemlerimizden, olmazsa olmaz.
 

“Sahne Geri(ci)si’nden Bir Vaaz Bir Diyalog” adlı otobiyografik kitap çalışmanızda “vakıf adam” olarak nitelediğiniz imam-hatip Ahmet Sarıoğlu Hoca var. Hocanın sizde bu denli iz bırakmasında etkili olan neydi?

Tanıdığım iyi bir âlim, bu din ve ilimle tanışmamıza vesile, abartısız, sade, kısa bir ömre çok güzel işler sığdırmış ve birçok arkadaşımızda derin izler bırakmış bir adamdı Ahmet Hoca. Allah rahmetiyle muamele etsin. Çocuk yaşlarımda tanıdım. Kur’an ve sünnetle, klasik eserlerle, dinin temel kaynaklarıyla tanışmamızın vesilesi oldu. Sadece öğreticilik ve rehberliği ile değil paylaşması ve adanmışlığı ile bir imam maaşıyla insanın ne kadar zengin bir hayat sürebileceğini öğretip Rabbine kavuştu. Medrese kökenli, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu, on çocuklu bir ailenin de reisi idi. Türkiye’de Müslüman bilincin ve kimliğin inşası için elinin uzanabildiği yerlere koşan güzel adamlardan biriydi. Mekânı Cennet olsun.

Gönüllülük, yaş, konum, statü ayırt etmeksizin muhatap kitleyi birey olarak kabul etmek ve buna göre muamelede bulunmaktır diyebilir miyiz?

Tüm insanlık davetin muhatabı. Fıtratından koparılmışlar bir yanda. Fıtratı parçalamak gayretinde, bunu karakter edinmişler bir tarafta. İnsan ferden önemli. Her bir insan bir âlem. Birey bize batılı adamın öğrettiği birey değil elbet. Bir topluluğu inşa edebilecek nitelik ve yetkinlikte şahsiyet sahibi fert anlamına yükselmeli. Özüne ve insanlığa yabancılaşan, “ben”lik merkezinde azgınlaşan birey sorunlu. Cemiyete değer taşıyan, değer katabilecek, gereğinde “ben” inden geçebilecek fertlerin çoğalmasına çalışmalı. Ölçümüz hak ve adalet olmalı. Ona, bana, sana göre değişmeyen bir hakkaniyet. İnancım o ki yaratıcıdan kayıtsız bir hak ve adalet anlayışı muhal, mesnedinden mahrum.

Yetimlere olan muhabbetinizi biliyoruz. Kısa bir süre önce TDV KAGEM öncülüğünde yürütülen Farkındayım Yanı Başındayım projesi kapsamında Suriyeli çocuklarla, yetimlerle aynı sahneyi paylaştınız. Neler hissettiniz?

Onur duyduk. Farkında olmaya davet eden TDV KAGEM ’e ayrıca müteşekkiriz. Onlarla beraber olabilmek bizi daha insan kılabilir. Yüreğimizin yerinde olup olmadığını onlarla yoklayabiliriz. Bu kısa anları çoğaltmaya ihtiyacımız var. Onlardan çok bizim buna ihtiyacımız var.

Ezgilerinizin muhakkak her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Şehit Türküsü adlı eserinizi hepimiz çok seviyoruz. Dilimizden düşmüyor. Onun hikâyesi ile bitirelim isterseniz…

Bir şehidin yaşadığını ve diri olduğunu bildiriyor Allah, O mutlak hakikati söyler. Eser yoğun karlı bir kış gecesinde bir şehidin öyküsünü konuşurken yazıldı. Tüm zamanların canlı tanıklarına ithafen uzunca bir süre dar bir arkadaş grubu içinde paylaştık. Sonraları Seyyid Kutub bant tiyatrosu içinde yer buldu.

Kıymetli vakitlerinizden bizi de hissedar ederek KAGEM Bülten’e misafir olduğunuz, için teşekkür ediyoruz.
 

Ben teşekkür ederim, hayırlı çalışmalar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş: