MODERN DÜNYADA ŞAHSİYET SORUNU YA DA KİŞİ NASIL KENDİ OLUR -II

MODERN DÜNYADA ŞAHSİYET SORUNU YA DA KİŞİ NASIL KENDİ OLUR -II

Önceki sayıda modern kapitalist dünya düzeninin gerektirdiği hayat şartlarında insanın kendini ve kendilik bilincini arayışı ile “kişi nasıl kendi olur?” sorusuna cevaplar bulmaya çalışmıştık. Bu sayıda ise kapitalist düzenden ve bürokrasiden bahsederek bu iki temel elemanın kişiyi kendisi olmaktan nasıl alıkoyduğunu tartışmaya devam ediyoruz.

Karakter aşınmasına neden olarak kişinin kendi olmasını engelleyen etmenlerden biri, klasik ahlak teorileri ve pratiğinin yerini almakta hiç de nazikâne davranmayan yeni kapitalist düzenin dikte ettiği zihniyet ve değiştirdiği değer yargılarıdır. Richard Sennett Karakter Aşınması (2002) nam çalışmasında yeni kapitalist düzende iş ve çalışmanın kişinin karakteri üzerindeki etkilerini araştırmıştır. Bu düzende öne çıkan kavram “esneklik” olmuş; ideal insan ise esnek, kendini değişen koşullara uydurabilen ve ondan zarar görmeyen kişi olarak arz-ı endam etmiştir.[1] Klasik kapitalizmdeki Fordist düzen yerini yeni kapitalizmde üretimdeki esnek uzmanlaşmaya bırakarak bir işçinin sahip olması gereken yeteneklerin ve yapması gereken işlerin sürekli değiştiği ve işçinin buna ayak uydurabilmesiyle işini elinde tuttuğu bir sisteme bırakmıştır.[2] Esnekliğin bir diğer ayağı olan esnek çalışma saatleri ise görünürde çalışana bir özgürlük alanı yaratsa da, çalışan üzerinde kontrolünü yitirmekten korkan işverenin yöneldiği diğer kontrol mekanizmaları nedeniyle işçi üzerine fiziksel olmasa da psikolojik bir yük binmektedir.[3]

İş ve çalışma hayatında uzmanlaşmanın kendini esnekliğe bıraktığı bir dünyada kişinin değişen piyasa koşullarında kendini adapte edebilmesi gerekir. İnsan kendi varoluşunu yalnız gününün bir kısmını geçirdiği iş hayatında kurmaz; vaktinin geri kalanında da o kişi olmaya ve kendini kurmaya, kendinden tutarlı bir bütün inşa etmeye gayret eder. Klasik dünyada bir değere malik olan zanaatkârlığı ele alalım. Bir zanaatkâr, örneğin bir terzi, günün bir kısmında ömrünü o işin ustalığına adadığı zanaatla meşgul olur. Ustalığa doğru ilerlerken yalnız işinin inceliklerini öğrenmekle kalmaz, esnaflığı, insan ilişkilerini, dünyaya bakışını da incelterek belli bir kemalat süreci geçirir. Sennett’in bahsettiği karakter, kişinin zanaatında uzun yıllar geçireceği ön kabulüyle kurulur. Klasik dünyada bir terzi, ömrünü terzi olarak geçirebiliyordu. Bu iş güvencesi ona emin bir alan sunuyor, bir zihni rahatlığı da yanında getiriyordu. Ancak bugün, hazır giyim sektöründe çalışan biri işe ortacılıkla başlıyor, atölye kapandığında başka bir işe geçerek belki ütücülük yapıyor, başka bir kariyere yönelerek tezgâhtarlığa geçebiliyor. Tüm bu iş alanlarında kişiyi bekleyen gelecek kaygısı ve iş garantisinin olmayışı, bireyi ikircikli bir halde tutarak onun zihnini sürekli meşgul ediyor. Ayrıca, tüm bu iş kollarında kişiden beklenen yeteneklerin farklılaşması, henüz o iş kolundayken dahi sektörün değişmesiyle kişinin yeni ve farklı uzmanlıklar edinmek zorunda kalması bir bakımdan kendini geliştirme olarak görülebilir. Ancak gelişen bu şey, hadi kendilik diyelim, bir terzinin zanaatında ustalaşmasıyla kökten bir farklılık içeriyor. Sürekli bir “update” olma hali, kişinin durmaksızın, kendini dinleyip bir kendilik bilinci oluşturmaksızın kendini piyasanın ihtiyacı olan şeye dönüştürmeye gayret etmeye dönüşüyor.  Hayatın metalaştığı, insanın yalnız maddi ve fiziksel hasletlerini geliştirmeye çalıştığı bir ekonomik düzenin içine hapsolan insanın yaşadığı hayata dışarıdan bakarak manevi hasletlerinin farkına varması, esas geliştirmesi gerekenin bu manevi hasletler olduğunu idrak etmesi imkânsız olmasa da sistemin sürekliliği, canlılığı ve hep hızlı ve “update” hali bunu engelleyen başat etmen. Zanaatkârın usul ve ahenkli hayatında kendi kendini kurması, bir kendilik ve şahsiyet inşa etmesi ile modern kapitalist düzende insanın kendi kendini tüketmesi arasındaki uçurum da tam olarak bu yeni halin inşa ettiği zihniyetten neşet ediyor. Daha önce modernizm bahsinde ele almaya çalıştığımız ve insanı bir ahlak krizine iten bu zihniyet ve dünya görüşünü besleyen ve sistemin bir an nefes almaksızın devam etmesini sağlayan ana etmenlerden biri olarak da modern kapitalist düzeni ve onun insandan beklentilerini görüyoruz.

Meseleyi biraz daha açacak olursak yeni kapitalizmin şekil verdiği modern toplumlardaki esneklik, süreklilik kazanan değişime uyum, sil baştan olan yaşam tarzı, kaybetme tehlikesiyle dolu risklerle baş etme, hiçbir şeye bağlanmama, oto kontrol sisteminin dinamikliğine bağlı olarak kişi iç dünyasında sürüklenmekte ve savrulmaktadır. Hiçbir geçmişi yokmuş gibi davranmak, kendi kontrolü dışında gerçekleşen durumlardan sorumlu tutulmaktan dolayı modern insan suçluluk duymaktadır. Esnekliğe olumlu bir anlam yükleyerek belirsizliği ve istikrarsızlığı normal kabul eden kapitalizmin modern hâli, kişinin davranışlarını saptırmakta; güven ve sadakat bağlarını zayıflatmakta; bağlılık, süreklilik ve kalıcılık gibi ayırıcı özelliklere dayalı toplumsal ilişkileri yerinden ederek bireyin iradesiyle davranışı arasında bir kopma meydana getirmektedir. İleri teknoloji ve bilgi aktarımına dayalı yeni kapitalizmin zaman boyutu, insanların işyeri dışındaki duygusal yaşantılarını derinden etkilemektedir.[4] “Uzun vade yok” sloganı insan ilişkilerine özellikle aile yaşantısına sinmeye başladığında, “bırak git”, “kendini adama” ve “fedakârlıkta bulunma” anlamına gelen bir ilişki düzeni gizli bir şekilde kendine etki alanı yaratmaktadır. Başta aile olmak üzere sorumluluğu, güvenirliği ve hedef sahibi olmayı esas alan toplumsal ilişkiler, ekonominin yüzergezer değerleriyle karşılaştıkça zedelenmektedir. Kısa vadeli epizotlar ve fragmanlardan oluşan bir toplumda, güvene dayalı kalıcı toplumsal ilişkilerin nasıl kurulacağı cevapsız kalmaktadır. Sürekli baştan başlamak, her gün kendini tekrar kanıtlamak zorunda kalmak, riski hayatın her alanında hissetmek, muğlak koşullarda ayakta kalmayı bilebilmek, kişinin karakterini aşındırmaktadır[5]. Çünkü uzun süre ve belli bir orandaki kalıcılık, insanın zihinsel ve ruhsal sağlığı için oldukça gereklidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımlamış olduğu “sağlam bir toplumda sağlam bir beden ve sağlam bir ruh” ilkesinin gerçekleşebilmesi oldukça uzun bir süreye bağlanmaktadır[6]. Ancak, hayatını geçmişine bağlı kalarak şekillendiren, bugünü dünün devamı olarak yaşayan; toplu yaşamını karşılılık ilkesi, süreklilik ve düzenle koruyan; alışkanlıklarına göre davranmayı kendine rasyonel açıklayan; sorunlarını benzerleriyle içine girdiği yardımlaşma, dayanışma ve işbirliğiyle çözen insan teki, yeni ekonominin ya da enformasyon toplumunun dayattığı değişiklikler karşısında bocalamaktadır. İnsan, sürekli değişen ekonomik ve sosyal yaşama, uyum sağlamaya çalışır. Bunu başarabilmek için gücü ölçüsünde türlü yollar ve yöntemler deneyen insan, çabasının sonuçsuz kaldığı noktada toplumsal uyumsuzluk yaşar. Yaşanan değişimler karşısında ruhsal dengeyi kuramayan kişi, toplumsal yaşam için önemli bir öğe olan uyumu kaybeder. Kaygı, denetleme, ertelenme, kendine ve başkalarına güvensizlik, çalışma ve çabayı yeterli bulmama, aşırı çaba ve çalışma eğilimi, gibi duygu ve durumlarda beliren süreklilik, kişinin bireysel ve toplumsal zorlanmasıyla sonuçlanır. Sonu gelmeyen, bitmez tükenmez amaçlar, beklentiler ve isteklerle karşılaşan birey, aşırı yüklenmeye dayalı olarak zorlanmaya yatkın bir kişilikle tanışır.[7] Günümüzde giderek daha hızlanan yarış ve rekabet, korku duygusunun artmasına neden olmaktadır. Yenilgi gibi başarı da, getirdiği sorumluluklardan ötürü, kişide yetersizlik duygularına ve yeteneksizliğin ortaya çıkacağı korkularına yol açabilir. Modern insan hızlı değişimin yarattığı bir “aşırı yüklemeye” maruz kalmaktadır.[8] Ortaya çıkan her değişim, muhatabı olan kişiden uyum, özümseme ve hayatında ona yer açma istemektedir. Bu da onun hayat karşısındaki görev ve sorumluluğunu artırmaktadır.

Bu hususta şöyle bir itiraza başvurabiliriz: Sennett, araştırmasını ve argümanlarını Amerika ve Avrupa’daki iş ve çalışma dünyasını temel alarak, dünyanın batısının dinamiklerinden yola çıkarak kurguluyor. Dünyanın doğusu ve İslam topraklarında sistemin farklı işlediğini, bu argümanların bizim için geçerli olmadığını söyleyebiliriz. Ancak, kapitalizm adlı ekonomik sistem yalnız batıda değil, dünyanın çok küçük kısmı hariç hemen her yerde uygulanıyor. Bu ekonomik sistemin bir manevi dünya oluşturduğunu, değerler ve bakış açıları inşa ettiğini,  insanın kendisiyle ve ötekiyle kurduğu ilişkiyi belirlediği söylemek aşırı olmayacaktır. Medya, moda, sosyal iletişim ağları da bu ekonomik sistemin gölgesi olan zihniyet dünyasını da yaymaya anbean devam ediyor. O nedenle, dünyanın doğusu, özelde de Türkiye için Sennett’in argümanlarının geçersiz olduğunu söyleyemeyiz.

Söyleyebileceğimiz ancak esneklik ve bu esnekliğin neden olduğu karakter aşınmasının bizde Batı kadar keskin şekilde olmadığıdır. Fakat öte yandan, Türkiye için konuşursak, Müslüman bireyin değer yargıları ile modern kapitalist dünyanın değerleri ve beklentileri arasındaki çatışmayı kaybedenin Müslüman birey olduğunu gösteren veriler elimizde bulunuyor. Müslümanlar alternatif bir ekonomik sistem ve dünya görüşü üretemedikleri gibi, bu ekonomik sistemin ortaya koyduğu değerler dünyasının karşısında da sürekli aşınıyorlar, daha çok para ve meta uğruna kendilik bilinçlerini, Müslüman değerlerini feda ediyorlar. Çok basit örnekler üzerinden konuşursak, “işçiye ücretini alnındaki ter kurumadan veriniz” diyen bir peygamberin ümmetinde herkesin maaşının vaktinde yatması beklenir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturuna göre Türkiye’de hiçbir maaşın açlık sınırının altında olmaması gerektiği gibi açlık gibi bir sorunun emarelerinin bile görünmemesi gerekir. Örnekleri artırabiliriz ancak temel bir şekilde görünüyor ki, Müslüman ahlaki değerlerini temayüz edebilmiş olsaydık, ekonomik sistemimiz bugünkünden radikal biçimde farklı olacaktı. Meseleye tersinden bakarsak, modern kapitalist sisteme ve onunla birlikte paket olarak gelen zihniyete, dünya görüşüne ve metaya değer verme düsturunu kabul ettiğimiz için ve bu sistem insana bir an olsun durup düşünme, kendinin farkına varma şansı tanımadığından; yıpranan, aşınan, ödün verilen taraf ister istemez kişinin manevi dünyası, karakteri, şahsiyeti oluyor.

Ahlak krizinde ve kişinin kendi olmasının önündeki engelde karşımıza çıkan temel düstur olan modernizmin en etkili dönüştürücü aracı olan kapitalizm çok daha geniş biçimde alınabilir. Tüketim kültürü, gösteri toplumu gibi kavramlar ve bunlar üzerine yazılan kütüphaneler dolduran literatür bunun göstergesi. Ancak, doğrudan iş ve çalışma dünyasının, kapitalizm sistemi içinde maişet derdini güden bir kişinin kendi hakkındaki bilgisini ve kendine yaklaşım tarzını nasıl etkilediğini göstermesi açısından Sennett’in araştırması dikkate değer nitelikte. Kişiyi sürekli esnek olmaya ve risk almaya iten bir dünya içinde tutarlı, dengeli ve sağlam olmaya gayret etmek aşağılanan değerler olduğu sürece, karakter inşa etmek için gerekli olan asgari şartlar da sağlanamıyor. Kişinin önünde onu bekleyen asude bir hayat değil, adeta bir cangıl bulduğundan, bu cangıla ayak uydurup hayatta kalmaya çalışmaktan, otantik, özgün, şahsiyet sahibi bir birey olmaya ne vakit bulabiliyor ne de bunun hayatiliğinin farkına varabiliyor.

Bu cangılın diğer bir yönü ise modern hayatın vazgeçilmez bir unsuru olan bürokrasi ve bürokrasinin beklentilerinin insanın karakteri üzerindeki etkileri. Makalemizin bu aşamasında modern, endüstriyel ve teknolojik dünyada bürokrasinin insanı nasıl gayri şahsiliğe yönelttiğini incelemeye çalışacağız.

Rasyonel aklın egemen ve en yüce değer olarak görüldüğü çağda bürokrasi özellikle farklılaşmış ve parçalara ayrılmış bir toplumda işin rasyonel kurallara göre yerine getirilmesinin en etkili yöntemi olarak tanıtılmaktadır. Buna göre karmaşık bir iş, her biri işin bir kısmını yapan ve yaptıklarının nasıl bir işin parçası olduğunu bilmeleri gerekmeyen insanların beceri ve iş bölümünü gerektirdiği zaman, bütün çaba, genel hedefe varılması için birbirine eklenmeli ve aralarındaki eşgüdüm sağlanmalıdır. Sıkı bir emir komuta zinciri vasıtasıyla sağlanan bu durumda zincirin en altındakiler yalnızca kendilerine verilen emirleri yerine getirmekle mesuldürler. Kişi, kendine verilen görevi yerine getirirken ne vicdanına danışabilir ne de aksi yönde bir inisiyatif alabilir. Devlet dairelerinde memurların kendilerine işi düşen vatandaşlara “ne yapalım, biz de emir kuluyuz” demelerinin arkasında yatan sebep tam da budur. Bu durumda bürokrasi doğası gereği insanların kendi kişisel tercihleri ve duygu durumlarını dışladığından tam anlamıyla gayri şahsi bir ortam yaratmaktadır.

Bauman'ın çözümlemesine göre modern örgütlenme tarzı ve bürokrasi, insanların hareketlerini kişisel inanç ve duygularından muaf kılmak üzere tasarlanmış bir aygıttır. İnsanın kendi kişiliğini, inanç ve duygularını, vicdanını rafa kaldırarak örgütsel rasyonel aklın emirleri doğrultusunda hareket ettiği bir sistem yaratan modern bürokraside kişiler, eylemlerinden sorumlu ahlaki özneler olmaktan çıkıyor hatta kendi ahlaki yargılarını eylemlerinde denkleme katmamak üzere eğitiliyorlar[9].   Modern bürokrasiler, doğaları gereği, duygu dışı davranışlar ve gayri şahsi ilişki matrisleri oluşturduklarından, kişisel davranmanın önünü alırlar. Bu örgütlerde, sistematik şekilde işleyen düzenek, “kişiliksizleştirme” amelesidir. Amaç, “yüzlerin silinmesi”, bireysel özerkliğin yok edilmesidir. Kişiler yerine roller ikame edilir, üyeler amaca erişme ya da sorun çözme temelli rollere yönlendirilir. Bürokrasi, özelliğini, üyelerinin bireysel niteliklerinden çok sayılardan alır. Bir başka deyişle, bürokrasi, kişisellikten sıyrılarak, anonim bir karaktere bürünür.[10] Modern kurumların katı, baskıcı ve otoriter yanları, iş görenin araçsal bir değere sahip oluşu, rasyonalite ve kişilik dışılık bireyin insani yönünü gölgede bırakır. Bu durum belli bir süreci takip eder; birey, önce, araçlarla ya da nesnel iş ilişkileri ile uyumlu-barışık olmaya başlar, sonra ilişkilerinde ikincil ve resmi yanlar öne çıkar, kendi kendisine yetmeyi öğrenir, yalnızlıktan rahatsızlık duymamaya, hatta hoşlanmaya başlar.

Bürokrasinin insan üzerindeki gayri-şahsileştirici etkisinin yanında, yarattığı baskıdan kaynaklanan daha pek çok psikolojik sorundan bahsedebiliriz.  Ömer Aytaç, modern bürokrasilerin insan üzerindeki etkilerini incelediği etraflı makalesinde şu tespitlerde bulunur.

“Bireysel düzlemde zihinsel deformasyon, iş tatminsizliği, iş stresi, anksiyete, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklara ek olarak toplumsal ve örgütsel düzlemde, düşük üretkenlik, bozuk moral ve ahlaki değerler, yüksek işgücü devri, performans düşüklüğü ve işten kaçma (kaytarma) eğilimlerinde artış gözlenir. Ayrıca, pek çok ruhsal temelli fiziki rahatsızlık (psikosomatik) da, aslında örgütsel baskı ve zorlanmaların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bunun dışında, yabancılaşma, dışa dönük extrem dışavurumlarla da kendisini gösterir. Bunlar, artan suç oranları, sabotaja yönelme, sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarındaki artış, iş yavaşlatma, grevler, intihar ve türlü sapma davranışları olarak karşımıza çıkar”[11]

Modern bürokrasilerdeki bu otoriter yapı, kuralcılık, ileri akılcılık ve gayri şahsilik kişiyi sağlıklı bir ruh haline sahip olmaktan alıkoyduğu gibi, iş yerindeki baskı ve kendi olamama hali kişinin sivil hayatında narsist ve bencil davranışlara, öfke nöbetlerine, depresyon ve hayatın anlamsız olduğu hissine varacak denli uç tezahürlere neden olabilmektedir.

Makalemizin başında belirttiğimiz gibi elbette insanın kendi üzerinde bir kişilik bilinci geliştirip kendinin bir ahlaki özne olduğunun farkına varabileceğini ve hayatını bu düstura göre yönlendirebileceğini kabul ediyoruz. Ancak modern hayatın kapitalizm ve bürokrasi gibi iki temel ve kapsayıcı etmen üzerinden kişi üzerinde kurduğu dayatmalar ve belirlenmelerin de es geçilemeyecek denli önemli faktörler olduğunu göstermeye çalıştık. Birbirleriyle organik olarak ilişkili olan bu etmenlerden yeni kapitalist sistem ve bürokrasi, insanı, sistemin bekası için kendi işine gelen değerler ile şekillendirirken kişiye kaçıp nefes alacak ve kendinin ahlaki bir özne olduğunun farkına varacak imkân tanımamaktadır. Özellikle bürokrasinin insan üzerinde kurduğu iktidar nedeniyle insan tek boyutlu olmaya mahkûm kalarak gayri-şahsi olmaya zorlanmakta. Bu sürece teslim olanlar örgüt adamı olarak sistemin içinde bürokrasinin istediği salt rasyonel, eleştirmeyen ve kendi vicdani ve ahlaki değerlerini yok sayan kimselere dönüşmektedir. Bauman’un bu bağlamda Holocaust’u bir anomali değil de tam olarak modern rasyonel örgütsel aklın doğal bir sonucu olarak görmesi tam da bu nedenledir. Öte taraftan, kişinin maişet derdiyle dâhil olduğu yeni kapitalist sistem insandan kendini sürekli sistemin istekleri yönünde yenileyen esnek bir makineye dönüştürmesi yine insanın bir karakter geliştirmesi için gerekli olan tutarlı, sürekli, düzenli ve öngörülebilir bir hayattan mahrum bırakmaktadır.

Ahlak felsefesine yeni bir bakış atmak, çağın ahlaki problemlerine çözüm olabilecek bir yaklaşım sahibi olmak için yalnız klasik ahlak felsefelerini ve onların çözüm önerilerini göz önünde bulundurmanın yeterli olmayacağı açıktır. Nitekim insan hep insan olmaya devam etse de, içinde bulunduğumuz çağ ve onu kuşatan zihniyet insana insanlığını, biricikliğini ve onu halifetullah yapan kendilik bilincinden uzaklaştırmak için olağanüstü bir çaba içindedir. Modern hayat; bürokrasi, kapitalizm, gösteri toplumu, tüketim kültürü, sosyal iletişim ağlarının baştan çıkarıcı gücü vasıtasıyla insanı şimdiye kadar olmadığı kadar kendisinden uzaklaştırdı. Kişi nasıl kendisi olur sorusunu dahi unutturarak soruyu değiştirerek insanı daha popüler, daha zengin, daha güçlü, daha muktedir, daha havalı yapmanın yollarını aratmaya icbar etti. Bu nedenle, insanın kendisi olması, bir şahsiyet geliştirmesi için önce bu kuşatıcı ve kör edici sisteme özge bir bakışla bakabilmesi, ardından da esas sorunun peşine düşmesi gerekmektedir.

 

KAYNAKÇA

Aristoteles (1993), Politika. Çev. Mete Tunçay, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Aristoteles (1997), Nikamakos'a Etik. Çev. Saffet Babür, Ankara: Ayraç Yayınevi.

Aytaç, Ömer (2005), “Modern Bürokrasiler ve Yabancılaşma Ethosu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.15, S.2, ss 318-348.

Farabi(1990), İlimlerin Sayımı, Çev. A. Ateş. Ankara: MEB.            

Farabi(1990), El- Medinetü’l Fazıla, Çev. N. Danışman. Ankara: MEB.

Geçtan, Engin (2004), İnsan Olmak, İstanbul: Metis Yayınları.

Kınalızade Ali Çelebi (2007), Ahlak-ı Alai, Haz. Mustafa Koç, İstanbul: Klasik Yayınları.

Sennett, Richard (2002), Karakter Aşınması, Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Şan, Mustafa Kemal (2006), “Zygmunt Bauman: Modernlik Ve Postmoderlik Arasında Bir Sosyolog”, İ.Ü. Sosyoloji Dergisi, Vol. 3, ss.63-90.

Şentürk, Ünal (2010), “Değişen Ekonomik ve Sosyal Koşulların Bir Ürünü Olarak ‘Karakter Aşınması’”, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.7, s. 113-124.

Zygmunt Bauman (1998), Postmodern Etik, Çev. Alev Türker, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

 

----------------------- (1998), Sosyolojik Düşünmek, Çev. A. Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

-----------------------(2001) Parçalanmış Hayat Postmodern Ahlak Denemeleri, Çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

 

-----------------------(2003), Modernlik ve Müphemlik, Çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

 

[1] Richard Sennett, Karakter Aşınması, s.47.

[2] A.g.e. , s.53.

[3] A.g.e., s.61.

[4] Richard Sennett, Karakter Aşınması, s.88.

[5] A.g.e., s.30.

[6] Engin Geçtan (2004), İnsan Olmak, İstanbul: Metis, s. 16.

[7] Ünal Şentürk (2010), “Değişen Ekonomik ve Sosyal Koşulların Bir Ürünü Olarak ‘Karakter Aşınması’”, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.7, s. 118.

[8] Engin Geçtan,  İnsan Olmak, s. 64.

[9]  Zygmunt Bauman (2001) Parçalanmış Hayat, Postmodern Ahlak Denemeleri, Çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 336.

[10] Zygmunt Bauman, (1998), Sosyolojik Düşünmek, Çev. A. Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.152.

[11] Ömer Aytaç (2005), “Modern Bürokrasiler ve Yabancılaşma Ethosu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.15, S.2, s. 324.

Paylaş: