İLAHİ VAHYİN IŞIĞINDA KADININ HİKÂYESİ: İNSANLIĞIN HİKÂYESİ

                       

İLAHİ VAHYİN IŞIĞINDA KADININ HİKÂYESİ: İNSANLIĞIN HİKÂYESİ

İnsanın yaratılış serencamında özellikle “kadın” konusu tarih boyunca çok tartışılan ve konuşulan bir konu olmuştur. Bu tartışmanın birçok sebebi vardır:

  • Kuran-ı Kerim’in bu konudaki söylediklerine bir bütün olarak bakamamak,
  • Bu konuda çokca uydurulan ve yanlış anlaşılan rivayetler,
  • Başka bir dünyanın penceresinden bakmaya çalışarak bir bakış açısı oluşturmak,
  • Tek bir anlayışın çeşitli sebeplerle öne çıkması

Bu konuyu Makâsidu’ş-Şeria bağlamında ele aldığımızda, yani külli esaslardan yola çıkarak ayet ve hadisleri anlamaya çalıştığımızda şu temel esaslara ulaşmak mümkündür:

Birinci Esas: Yüce Allah’ın yaratılış kanununa göre kadın ve erkek aynı özden yaratılmıştır.

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan (aynı özden) yaratan, ondan eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getirip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının…” (Nisâ, 4/1)

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât 49/13)  Ayetlerden açıkça anlaşılan, Hz. Havva'nın, Hz. Âdem ile aynı maddeden (nefis) yaratılmış olduğudur.  Bu konuda Kur’an-ı Kerîm'de daha fazla açıklama bulamıyoruz. Kur’an bize sadece kadının Hz. Âdem'le aynı nefisten yaratıldığını vurgulayarak yaratılış bakımından iki cins arasında fark olmadığını göstermektedir. Yaratılış keyfiyeti hakkında, İsrailî kaynaklarda geçen kaburga kemiğinden yaratılması veya erkekten daha aşağı bir sınıfta yaratılmış olması, İslam’ın onayladığı görüşler değildir.  

İkinci Esas: Kadın ve erkek, her ikisi de Allah’ın yeryüzünde halifesi olmak ve yeryüzünü birlikte imar etmek, dahası birbirlerini imar etmek için yaratılmıştır.

Kuran-ı Kerim’de insana halifelik, emanet ve imar birlikte verilmiştir:

Yaratılışın başlangıcında Yüce Allah, insana atıfta bulunarak meleklerine “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30) buyurarak, insanları “yeryüzünün halifeleri” kılmış ve buna dair ayetlerinde (Neml 27/62; Fâtır 35/39) herhangi bir cinsiyetten bahsetmemiştir. Bunun anlamı şu olmalıdır: Erkek ve kadın Allah’ın rızasına uygun bir biçimde dünya hayatını şekillendirmek hususunda birlikte görevlendirilmiştir. Halife sıfatıyla yaratılmış olması, kadının değerini bizzat kendi varlığından alması için yeterlidir.

Üçüncü Esas: Kadın ve erkek her ikisi de mükerrem ve masum olarak yaratılmıştır. 

Yani her ikisinin de kanı, malı, canı ve namusu dokunulmazdır. Bir cinsi diğerine tercih etmek nasıl yanlışsa, kadın-erkek arasında bir tercih de doğru değildir. Aynı şekilde İslam’da aslî günah ve necaset diye bir anlayış da asla söz konusu değildir. 

Hz. Âdem’in cennetten çıkarılışını eşinin hatasına bağlayan (Kitab-ı Mukaddes, Yaratılış 3/1-24), bu sebeple Hz. Havva’yı hamilelik, doğum ve özel haller gibi sıkıntılara katlanarak cezasını çekmeye mahkûm kılan (Kitâb-ı Mukaddes, Yaratılış 3/16), dolayısıyla dünyadaki ilk adımdan itibaren kadını, erkeğin yanında değil; karşısında konumlandıran bir inanış, öncelikle Kur’an tarafından reddedilmiştir.

Dördüncü Esas: Her ikisi de vahye eşit muhatap kabul edilmiştir.

“Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar; mümin erkeklerle mümin kadınlar; itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar; doğru erkeklerle doğru kadınlar; sabreden erkeklerle sabreden kadınlar; Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle Allah’a derinden saygı duyan kadınlar; sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar; namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar; Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab 33/35) 

Ümmü Seleme, Aişe ve Zeyneb binti Cahş validelerimizin ve Esma b. Umeys’in de aralarında bulunduğu Muhacir ve Ensar hanımlarından oluşan bir grup hanımefendi Resulullah’a gelerek, serzenişte bulunacak: “Yâ Resûlallah bizler Allah’ın kitabında neden erkeklerle birlikte zikredilmiyoruz. Bizde bir hayır yok mu? Biz böyle bir şeye layık değil miyiz?” diyecekler, bu serzeniş Ahzab suresinin yukarıda mealini verdiğimiz ayetinde mâkes bulacaktır. Aynı zamanda bu ayette zikredilenler; Kur’an-ı Kerim’in dilinde cinsiyet arayanlara, onun tek yönlü bir cinsiyet dili kullandığını iddia edenlere verilecek en güzel cevap olmuştur. 

Aynı şekilde Mücadele Suresi de, başka bir kadının hak arayışını konu edinmektedir:

“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Mücadele 58/1)

Beşinci Esas: İnfak ve tasadduk,  ilim öğrenmek ve öğretmek, cihad etmek, emr-i bil maruf, nehy-i ani’l münker, kadın-erkek her ikisine de birlikte farz kılınmıştır.

Öyle ki Allah yolunda tüm varlığını infak etmek Hz. Hatice’nin şahsıyla özdeşleşirken, Allah yolunda cihad Hz. Ümmü Ümare, diğer adıyla Nesibe hanım ile temayüz bulmuştur. Şehadet ise Hz. Sümeyye ile abideleşmiştir. Bilgi, fıkıh, eleştirel bakış ve değer üretme Hz. Aişe ile zirveye ulaşmıştır.

Enes b. Mâlik şunları anlatıyordu: “Ben Uhud günü Ebû Bekir’in kızı Âişe ile Ümmü Süleym’i gördüm. Eteklerini toplamışlardı (koşturuyor). Bileklerindeki halhalları görüyordum. Sırtlarında su kırbaları taşıyorlar ve yaralıların ağızlarına su döküyorlardı. Sonra tekrar geri dönüp kırbaları dolduruyorlar, gelip yaralıların ağızlarına döküyorlardı.” (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 18)

Resûlallah, Uhud günü elinde kılıç ile çarpışırken bedenini ona siper eden kahraman bir kadını şöyle taltif ediyordu: “Sağıma ya da soluma, nereye yönelsem önümde onun (Ümmü Umâre’nin) çarpıştığını görüyordum.” (İbn Sa’d, Tabakât, 8, 415)

Altıncı Esas: Hak ve sorumluluklarda adalet ve hakkaniyet hem kadın hem erkek için vazgeçilmez ilkelerdir.

“Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır.” (Bakara 2/228) ayetine binaen eş seçme, evlilik ve nikah, çalışma ve ticaret yapma, ilim tahsil etme, malını istediği gibi kullanma gibi hak ve sorumluluklarda adalet ve hakkaniyet vazgeçilmez prensiplerdir.

“Dikkat edin! Sizin hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakkı vardır.” (Tirmizî, Radâ, 11)

“Allah’ım! Ben iki zayıfın; yetimin ve kadının hakkına el uzatılmasını ısrarla yasaklıyorum.” (İbn Mâce, Edeb, 6)   

Yedinci Esas: Suç ve cezada, ecir ve mükâfatta kadın ve erkek eşit kabul edilmişlerdir.

Kadınlık ve erkeklik insan olmanın farklı ve birbirini tamamlayan tezahürleri olup, Yaratıcının nazarında değil, birbirine izafeten anlam ve önem kazanır. Diğer bir deyişle; kadın da erkek de Allah'a karşı insan, ancak birbirlerine karşı kadın ya da erkektir.

 "Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sa­kının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir."(Ahzab; 73)

“Kim bir kötülük (suç) işlerse, kendi mislinden başka ceza görmez. Erkek olsun, kadın olsun, kim de mü’min olarak salih bir amelde bulunursa işte onlar, içinde hesapsız rızıklandırılmak üzere cennete girerler” (Mü`min: 40)

“Rableri, onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” (Âl-i İmrân 3/195)

“Mümin olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ 4/124)

Efendimiz adalet önünde soy, mevki, makam, mal-mülk, kadın-erkek gibi farklılıkları görmezden gelir, hakkın yerini bulması için doğrulukla hükmederdi. Kendisine, hırsızlık yapmış Fatıma adlı bir kadın getirildiğinde ona el kesme cezası vermiş, aracılık yaparak cezayı hafifletmek isteyenlereyse öfkeyle; "Hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim." buyurmuştur.  (Buhârî, Hudûd 12; Müslim, Hudûd 8,9). 

Sekizinci Esas: Toplumsal hayata ve iktisadi yaşama katılım hakkı erkek ve kadına birlikte tanınmış bir haktır.

Toplumsal hayatın kalbi özellikle Medine’de mescit olmuştur. Mescid-i Nebevi, namaz vakitlerine bağlı hutbe ve vaazlar dışında sunduğu sohbet ortamıyla da kadın ve erkekler için benzersiz bir mekândır. Dolayısıyla kadının mescide davet edilmesi sosyal hayatın merkezine ve eğitime davet edilmesi demektir. Denilebilir ki Allah Resulü’nün mescitte kadınların olmadığı bir tek vakit namazı kıldığı vaki olmamıştır.

“Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayınız.” (Müslim, Salât, 136)

Asr-ı saadette sabah namazı dâhil vakit namazları için mescide gelen hanımlar, Cuma namazına da sıklıkla katılıyor, hatta Ümmü Hişam bint Hârise gibi “Kâf Suresini her Cuma hutbede okurken bizzat Rasûlullah’ın ağzından ezberledim.” diyebiliyorlardı. (Nesai, İftitah, 43; Ebû Davud, Salat, 221, 223)

Kimsesiz ve fakir bir kadın olan Ümmü Mihcen, Mescid-i Nebevi’nin temizliğini üstlenerek kendini oraya adamış, Allah Resulü’nden son derece ilgi ve alaka görmüş, hatırı sayılmıştır. Hasta olduğunda Hz. Peygamber bizzat ziyaret etmiş, nihayet vefatını duyduğunda kendisine haber vermeyenlere sitem ederek ikinci kez cenaze namazını kılmıştır.

Dokuzuncu Esas: Kadınların iradesine, görüşlerine ve kararlarına saygı

Bu hususta en önemli delil Allah Resulü’nün ilk vahyi aldığında gidip bunu eşiyle paylaşması, onu dinlemesi ve birlikte Varaka’yı ziyaret etmeyi kabul etmesidir. Bu anlarda Hz. Hatice’nin Allah Resulü’nün teselli ve destek için söylediği sözler insanlık tarihinde bir manifesto niteliği taşımaktadır.

 Yine, Akabe biatları kadınların iradesine ve kararlarına saygının en açık delillerindendir.

“Ey Peygamber! Mümin kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mümtehine 60/12)

Hudeybiye’de Allah Resulü’nün eşinin görüşüne itimat etmesi ve onu uygulaması bu bağlamda önemi haiz başka bir örnektir.

Hudeybiye Barış Antlaşması imzalandığı zaman umre yapmak için gelen Müslümanlar üzülmüşlerdi. Yapılan anlaşmaya göre o yıl umre yapmaları mümkün görünmüyordu. Hz. Peygamber, yanındakilere “Kalkın tıraş olun, kurbanlarınızı kesin" talimatını verdi. Ancak ashaptan hiçbiri bu emre icabet etmedi. Onların üç defa tekrar edilmesine rağmen emre kayıtsız kalmaları, Hz. Peygamber’i son derece üzmüştü. Bu tavra çok şaşırdı, çaresiz bir şekilde hanımı Ümmü Seleme’nin çadırına girdi. Ümmü onun bu tavrından ve yüzündeki ifadeden olağanüstü bir şeyler olduğunu fark ederek meseleyi sordu. Hz. Peygamber hadiseyi kendisine aktardı. Bunun üzerine Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın elçisi! Emretmek yerine bizzat yapmanız, bu sıkıntıdan daha iyidir. Siz çıkın, onlarla konuşmadan işinizi yapın, saçınızı tıraş edin ve kurbanınızı kesin, onlar size uyacaklardır” tavsiyesinde bulundu. Hz. Peygamber bunun üzerine kalktı, çadırdan dışarı çıktı. Medine’den getirmiş olduğu kurbanları kesti. Bunu gören sahabeler onun bulunduğu tarafa doğru yönelerek kurbanlarını kesmeye başladılar. Bu şekilde Ümmü Seleme tıpkı ilk vahiy geldiğinde sıkıntı içerisinde gelen Hz. Peygamber’e sahip çıkıp sakinleştiren, teselli eden ilk eşi Hatice gibi onu rahatlatmış, büyük bir sıkıntıdan kurtulmasına vesile olmuştur.

 Bir başka örnek şöyledir: Hz. Ömer’in bir hutbesinde, "Kadınlara mehir verirken ifrata/aşırıya gitmeyin.” diyerek kadınların mehir miktarına sınır getirmek istemesi üzerine, cemaatten O’nu dinlemekte olan bir kadın şöyle itiraz eder: “Ey Ömer, senin buna hakkın yok. Zira Ayet-i Kerimede Cenâb-ı Hakk, 'Birisine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile, onun içinden bir şey almayın' (Nisa 4/20) buyurmuştur.” Hz. Ömer "Ömer yanlış yaptı, kadın doğru söyledi." diyerek kadını haklı bulmuş ve kararından vazgeçmiştir.

Onuncu Esas: Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in ihsan, meveddet ve rahmet nazarıyla kadınlar lehine yaptığı uygulamalar da bu külli ilkelerdendir.

“Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlara, çaresiz çocuklara ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan ayetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). İyilik adına ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.” (Nisâ 4/127)

“Enceşe, aman yavaş ol! Kristallere dikkat et!” (Buhârî, Edeb, 111)

“Allah’ım! Ben iki zayıfın; yetimin ve kadının hakkına el uzatılmasını ısrarla yasaklıyorum.” (İbn Mâce, Edeb, 6)

“Kimin üç kızı veya üç kız kardeşi olur veya iki kızı veya iki kız kardeşi olur da onlarla birlikte güzelce yaşar ve onlar hakkında Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olursa onun için cennet vardır!” (Tirmizî, Birr ve sıla, 13)

Hz. Ömer şöyle demiştir: “Biz Cahiliye döneminde kadına zerre kadar değer vermezdik. İslâm gelip de Allah onlardan bahsedince, üzerimizde hakları olduğunu öğrendik.” (Buhârî, Libâs, 31; Müslim, Talâk, 34)

İbn Ömer’den şöyle nakledilir: “Biz Peygamber zamanında hakkımızda vahiy indirilir korkusuyla hanımlarımıza karşı söz söylemekten ve istediğimiz gibi davranmaktan çekinirdik. Ancak Hz. Peygamber vefat edince istediğimizi söylemeye ve rahat davranmaya başladık.” (Buhârî, Nikâh, 81)

Elbette yaratılışa dair temel ilke ve esaslar bu on maddeden ibaret değildir. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda; kadın konusunda sadece hükümler ve belli bir çerçeveyle sınırlı ilkeler koymadığını, sürekli geliştirebileceğimiz bir alan bıraktığını müşahede etmek mümkündür. Kur’an bize bu ilkelerin ışığında daha da ilerlememizi emretmektedir. Ancak Müslümanların bu hedefleri ileriye götürmek yerine o hükümlerin ortaya koyduğu sınırlar içinde bile kalamadığı bir gerçektir.

Özellikle popüler dini kaynaklarda yer alan kadının yaratılışına ilişkin mitoloji ve hurafe niteliğindeki tasvirler, kadına yönelik zayıflık ve eksiklik söylemi, fitne ve ayartıcılık ithamı, kadının erkek üzerinden tanımlanıp konumlandırılması İslam’ın özüyle bağdaşmamaktadır.

Sonuç olarak bu hususta Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez Hocamızın çeşitli vesilelerle yapmış olduğu konuşmalardan derlemeye çalıştığımız önemi haiz bazı tespitleri sizlerle paylaşarak bu konuyu bitirmek istiyorum:

  • Kadın tasavvurumuz insan tasavvurumuzla çok yakından alakalıdır. Bu yüzden “kendini bilme” eğitimine ihtiyacımız vardır. Çünkü kendini bilen Rabbini bilir.
  • İslam’da kadın cinsiyet bağlamında değil, insanlık düzleminde ele alınmıştır.
  • Kadının erkek üzerinden tanımlanıp konumlandırılması İslam’ın özüyle bağdaşmaz.
  • Kadınla ilgili sorunlar, sadece İslam toplumlarının değil, bütün insanlığın problemidir.
  • Kadının metalaştırılması ve her türlü şiddetin konusu haline getirilmesi kabul edilemez.
  • Kadının yaratılışına dair hurafeye varan düşünceler, kadına yönelik zayıflık ve eksiklik söylemi, fitne ve fettanlık ithamı, dinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.
  • Kadının kimliksizleştirilmesi, toplumdan tecrit edilmesi, sanal âlemde ve görsel medyada bir tüketim ve reklam unsuru olarak istismar edilmesi asla kabul edilemez.
  • İnsanlığa karşı işlenen cinayetleri önleyemeyenler kadına şiddeti önleyemezler.
  • Allah’a ve gönderdiği vahyine muhatap olmak bakımından, Allah’a kulluk ve yaratılış gayesi bakımından, yeryüzünü imar etmek bakımından, yeryüzünde hakkı, hakikati, ahlakı, fazileti yerleştirme bakımından kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur. Bu farkı kim ortaya koymaya kalkarsa o yanlış ideolojiye teslim olmuş demektir.  

 

 

 

 

Paylaş: