FATİH KOCA İLE İSLAM VE MÜZİK ÜZERİNE

Röportaj: Fatih Muhammed Çakmak & Asım Akkuş

 

FATİH KOCA İLE İSLAM VE MÜZİK ÜZERİNE

1971’de Amasya’da doğan Fatih Koca, 1983 yılında Amasya Büyük Ağa Medresesinde hafızlığını tamamladı. 1999’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversite bünyesinde Türk Din Mûsikîsi ABD Öğretim Görevlisi olarak çalışmalarına devam eden Koca, 2013 yılında ''İslam Tarihi ve Medeniyetinde Salâlar ve Salâvatlar'' adlı çalışmasıyla Doktora tezini tamamladı. Solo albümlerinin yanı sıra sanatçı dostlarıyla ortak çalışmalar yapmıştır. Neyzen, kasidehan ve solist Dr. Fatih Koca ile İslam ve müziğe dair konuştuk.

Sizi KALEM Söyleşilerinde misafir ettiğimizde küçük yaşlardan itibaren cami musikisinin içinde yer aldığınızdan bahsetmiştiniz. Hikâyeyi biraz daha açalım. Müzikle, musiki ile tanışıklığınız nasıl başladı?

Çocukluğumda hemen her fırsattai hafta sonlarında, sömestr ve yaz tatillerinde genellikle köyde olur, vaktimin büyük bir kısmını da dedem rahmetli Hayrullah Hoca Efendi’nin yanında geçirirdim. İlkokul dönemine kadar günlerimin çoğunu köyde dedemin yanında geçirdim, onun sesine hayran olarak büyüdüm. Dedem, köyümüzün camisinin imam-hatibiydi. Çocukluk hayatım cami içerisinde geçti ve bu benim için büyük bir şanstı diyebilirim. Camide icra edilen muski formlarına karşı ilgi ve alakamı ilk fark eden, dolayısıyla beni bu alana yönlendiren ve teşvik eden kişi de o oldu.

Annem ve babamın sesimin güzel oluşunu fark etmesi üzerine hafızlık eğitimine yönlendirildim. İlkokuldan hemen sonra bir yıl Bakacak Kur’an Kursunda Kur’an-ı Kerim temel eğitimi aldım. Hemen ardından Amasya Büyük Ağa Medresesine geçtim. Zamanının Darü’l- Hadis’i diyebileceğimiz, birçok şehzadenin, ağanın, paşanın yetiştiği büyük bir ilim merkezi olan Büyük Ağa Medresesinde hafızlığımı Seyid Ahmed Fırat ve İsmail Batman hocalarım sayesinde tamamladım.

Seyid Ahmed Fırat hocamla beraber Büyük Ağa Medresesinde küçük ilahi grubu olarak teşekkül ettirildik. On bir yıl boyunca çeşitli düğün, sünnet, mevlid cemiyetleri gibi merasimlere katılarak musikiye başlamış olduk. Bunun yanında yine hafızlığım biter bitmez, 1983-1984 yıllarında, Osman Yıldız Hocamla tanıştım. Neyzen Osman Yıldız’ın ilk talebesi olma şerefine de nail oldum. Ondan ney meşk ettim. O zamanlar hem neyzen, hem de okuyucu olarak sahneye çıkmaya başlamıştım. Ankara İlahiyat Fakültesine gelince Ruhi Hocam beni koroya hem neyzen, hem de solist olarak seçti. Üniversite bittikten ve Fakültede öğretim üyesi olarak göreve başladıktan sonra 2011 yılına kadar koroyu da bizzat ben çalıştırdım. Bunun yanında Ahmed Hatiboğlu Hocamızla 1998 yılında tanışmamla birlikte farklı bir hayata başlamış oldum.

2000 yılının Mart ayından beri Ankara Üniversitesinde Dini Musiki hocalığı yapmaktayım. Yüksek lisansta Ahmed Hatiboğlu Hocamla çalıştım. Ardında doktora tezimi tamamladım. Gerek konserler gerek akademik meşguliyetler vesilesiyle çalışmalarıma devam ediyorum.

Hayat hikâyenizden de anlaşılacağı üzere cami, kıraat, imam-hatiplik ile musiki arasında bir bağ var. Peki, İslam ile müziğin arasında nasıl bir bağlantıdan bahsedebiliriz? Sözgelimi belli bir hüviyeti, ölçüsü, kararı var mıdır?

Elbette vardır. Müzik, tevhidi ve Allah’ı öğretiyorsa müziktir. Dolayısı ile müzik bir araçtır. Müziğin ölçüsü, hayatımızın her alanında dikkat ettiğimiz haram ve helal dairesidir. Bu anlamda müziği helalleştiren veya haramlaştıran, onun içine giydirilmiş sözlerdir.

Bizim için önemli olan şudur: Tevhit inancını zedelemeyen her müzik mubahtır. Hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı zikretmesin. Gitar da ney de Allah’ı zikreder bu ayete göre. Söz unsuru giriyorsa ve eğer Tevhit inancının dışındaysa zaten günahtır.

Bu hususla alakalı bir Hadis-i Şerif’i aktarmak isterim: Resûlullah, Medine sokaklarında ashabıyla birlikte gezerken kendisinin sokağa girdiğini fark eden eski bir muganniye hanım, hemen evindeki defini alıp tekrar dışarı çıkar ve Peygamberimizi görmenin sevinciyle şarkı söylemeye başlar. Resûlullah kadının okuduğu şarkıyı dinler. Fakat kadının okuması esnasında bir ara Hz. Peygamber kadını susturur. Kadın yanlış bir şey mi yaptığını sorduğunda Hz. Peygamber şarkıda da geçen ‘‘Bu Peygamber yarın ne olacağını bilir’’ şeklinde geçen ifadeden dolayı tepki gösterir. “Bir daha böyle sözler söyleme çünkü yarın ne olacağını bir tek Allah bilir” diyerek ikaz eder. Kadın üzülür ve “Ya Resûlullah böyle sözler söylemez isem okuduğumda bir beis var mıdır?” diye sorunca Hz. Peygamber ise ‘‘İnşallah bir beis yoktur’’ cevabını verir.

Peygamberimizin hem Mekke hem de Medine döneminde musiki dinlediğine dair rivayetler var. Özellikle Mekke döneminde Habeşlilerin sesi çok güzel ve onların Medine döneminde de çok güzel şarkı söylediklerini anlıyoruz. Hz. Bilal’in de bunlardan birisi olduğunu görüyoruz. Bunun dışında Peygamberimizin hücre-i saadetlerinin önünde Habeşlilerin bugün çelik-çomak ya da kılıç-kalkan olarak bilinen oyunların benzerini oynarken birtakım şarkıları terennüm ettiklerini ve Hz. Peygamber’in de onları izlediklerini görüyoruz. Bunun dışında Resûlullah’ın bayram sabahı Hz. Ebubekir’in kızının ve cariyelerin eğlenerek şarkı söylemelerine ses çıkarmaması ve aksine ‘‘Bugün bayramdır eğlensinler’’ demesi net bir şekilde sahih hadis kitaplarında yer alıyor. Bunun dışında Resûlullah’ın bazı seferlere giderken deve üzerinde ashabın yorgunluklarını gidermek maksadıyla neşitler okutması ve daha sonra bunların ilahileştirilmesi de bu dönemde musikinin olduğunu gösterir.

Buradan anlaşılacağı üzere ister şarkı ister ilahi ya da başka bir tür, ne olursa olsun Kur’an’ın yani vahyin dışında ise haramdır. Fakat vahyin çerçevesi içerisinde olan musikiyle ilgili bir kısıtlama yoktur. Sınır burasıdır.

2016 Ramazanı Kadir Gecesi’nde 85 yıl aradan sonra Ayasofya’da ilk vakit Sabah Ezânını okumanız hem Türkiye’de hem de İslam Dünyasında büyük ilgi gördü. O anlara gidersek, ne hissettiniz, neler yaşadınız?

Öncelikle çok heyecanlandığımı ve ezân bitene kadar bu heyecanı tüm hücrelerimde hissettiğimi belirtmek isterim. Yıllardır ezan okuyan biri olarak hayatımda çok nadir bir durumla karşılaştım. Bu heyecan hepsinden farklıydı. İçinde çok farklı bir sevgi ve saygı vardı. Çünkü Ayasofya bize ata yadigârı. İçinde yılların hasreti vardı. Çünkü İslam âlemi bu manzarayı çok özlemişti. Ezâna kadar heyecanımı yenemedim. Tarihi bir sorumluluktu. Bu görevi hangi kardeşime verseler şerefle yapacaktı ve aynı heyecanı duyacaktı. Müezzinlik mahfiline çıkarken ayaklarımın titrediğini hissettim.

Ezândan beş dakika önce, mahfilde ilk işim Rabbime hamd etmek oldu. Efendimiz'e ve Hz. Bilal'e ve Fatih Sultan Mehmed Han'a birer Fatiha okuyup dua ettim. Ezanı orta bir sesle ve sade okumaya çalıştım.

2000 yılından beri Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Dini Musiki Kürsüsünde Cami Kıraati dersleri, son 15 yıldır hem Türkiye'de hem de farklı ülkelerde ise ezan seminerleri veriyorum. Akademik çalışmalarım da bu minval üzere devam ediyor. Ayasofya'da okuduğum ezanın, diğer zamanlarda okuduğum ezanlardan tek farkı; tarihi ve manevi bir tarafının olmasıydı. Rabbim kabul buyursun. Tabi içimde bir burukluk kaldı. O gece ezandan sonra camide namaz kılamamak beni gerçekten çok üzdü.

Hocam ezan ve akademi demişken doktora çalışmanızın konusu olan ve özellikle 15 Temmuz’da semalarda yankılanan, diriliş bestesine dönüşen salâyı konuşalım… Salânın İslam toplumundaki yeri nedir?

Salâ İslam’ın şiarlarından birisidir. Salâlar sadece cenazeyi, düğünü veya askere giden birini haber vermek için değil; en başta salavat okumak içindir. Salâ biraz daha irticali okunan salât’u selamdır. Salavat ise besteli okunan salât’u selamdır. Yani Ahzab Suresinde Rabbimizin bize emrettiği, Hz. Peygamber’e salât getirilmesini emrettiği farzdır.[1] Hz. Peygamber’in anıldığı bir yerde en az bir kez dahi olsa salât getirmek vaciptir. Âlimlerimiz böyle içtihat etmişlerdir.

Salâ, “Allahümme Salli alâ Muhammed” diyerek Hz. Peygamber’le gönül bağı kurmaktır. O’nu hatırlamaktır. O’na dua etmektir. Kelime kökeni itibariyle “kordon bağı” anlamına gelir. Ana karnındaki yavru ile anneyi birbirine bağlayan kordon bağını ifade etmek için salavatın kök kelimelerinden “sıla” kullanılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki salavat getirdiğimiz an, Efendimizle bağımızı kuvvetlendiririz. Nasıl ki kordon koptuğunda anne ile yavru arasındaki bağ kopar ve bebek hayattan koparsa; salavat getirilmediğinde de Hz. Peygamber’le olan bağımız kopar.

Minarelerden okunan salât’u selâmlar Efendimiz (sas) döneminde başlamıştır. Namaz haberi vermek için okunmuştur. Hz. Bilal, namaz vaktinin geldiğini bildirmek için “Esselamu Aleyke Ya Resûlallah” diyerek hücre-i saadette Hz. Peygamber’i uyandırmıştır. Başka rivayetlerde birisinin geldiğini haber vermek için de kullanıldığına rastlıyoruz. Dışarıdan bir ziyaretçi geldiğinde sahabe “Esselamu Aleyke Ya Resûlallah” diyerek içeri girmek için müsaade almışlardır.

Yine tarihimizde Fetih salâlarının okunduğunu görüyoruz. Müslümanlar bir yeri fethettiğinde vakitli vakitsiz ezan ve sala okunmuştur. Bu da bir beldenin egemenliğinin nişanesi olmuştur. Türk tarihine baktığımız zaman; bir yer fethedildiğinde ezandan evvel sala okunduğunu görüyoruz. Malazgirt’e giriliyor sala okunuyor. Dört yıl sonra Amasya’yı fethettiklerinde şehrin kalesinde ilk yankılanan ses salâdır. İpsala’ya yani Avrupa’ya geçiliyor; salâ okunuyor. İpsala, ibtidâ-salâ demektir; yani muhitin adı fetihten sonra okunan ilk salâdan geliyor. Burası bizim, burada bizim bayrağımız dalgalanıyor deniyor. Söylenirken de Efendimizle bağ kuruluyor.

Yine Milli Mücadele yıllarında vakit namazlarında ezan okunurken, zaten fethedilmiş yerler olduğu için namaz vakitlerinin dışında moral ve motivasyon sağlamak, halkı heyecana getirmek için ise salâlar okunmuştur. En son 15 Temmuz’da yaşadık aynı durumu. Milletimiz salâlarla ayağa kalktı, ayakta kaldı. Millete darbe yapanları millet salâların verdiği ruhla, heyecanla bastırdı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez Hocamızı yâd etmeden geçemeyeceğim. Din görevlilerine verdiği talimatla milletimize ruh kattı. Allah razı olsun kendilerinden.

Hocam, bestelediğiniz, seslendirdiğiniz, meşk ettiğiniz eserlerin her biri birbirinden güzel, birbirinden hoş nağmelere sahip. Yakın zamanda çıkan “Lâ Mekân” adlı albümünüzdeki eserler de muhakkak öyledir. Sanatseverleri albümde neler bekliyor?

“Lâ Mekân”, Türkiye Diyanet Vakfının himayesinde titiz bir çalışmanın ardından çıktı. Özellikle usta saz sanatçılarının yer aldığı, alt yapısıyla ve ses kalitesiyle iyi bir albüm bekliyor dinleyicilerimizi. Bu albümün sözler itibariyle bilhassa gençlere hitap ettiğini düşünüyorum. Müzikal olarak da gençleri çekebilecek bir çalışma. Ayrıca Ahmet Hatiboğlu hocamın bestelerini de seslendirmeye çalıştık. Vefatından üç ay önce gidip albümde okumak için izin almıştım kendisinden. Bu vesile ile Hatiboğlu hocamızı da anmış olalım. Rabbim mekânını cennet eylesin.

Bunlar dışında Cumhur Koca, Mustafa Demirci, Hüseyin İpek, Cengiz Numanoğlu, Hakan Aykut ve Hasan Bitmez gibi bestekâr ve şairlerin eserlerinin de seslendirildiği kaliteli bir albüm olduğunu düşünüyorum.

Müziğin kendi doğası içinde bir etki alanı olduğunu biliyoruz. Özellikle ilahi nağmeleri gönüllere taşıyan bir sanatçı olarak bu etkinin somut bir yansımasına şahit oldunuz mu? Bununla bitirelim isterseniz..

2006 yılında Sydney konserinde Ahmet Hatiboğlu hocamın “Hüzzam Hû Zikri”ni okumuştum. Ertesi gün bir hanım, organizatörü aradı yanımda. Arkadaşımız telefonda konuşurken ağlamaya başladı ve bana sarıldı. Hanımefendi gece sabaha kadar Hû dediğini ve bu Hû’un ne olduğunu sormuş. Arkadaşımız da “o Hû bizim inandığımız Allah'tır” deyince hanımefendi ağlayarak “Artık ben de sizin Allah'ınıza inanıyorum" diyerek telefonu kapatmış. O ânı anlatamam! Dönüşte Hocama bu olayı anlatınca hüngür hüngür ağladı ve bana “Oğlum bizim hizmetimiz de bu olsa gerek!" demişti.

Âmin… Kıymetli vakitlerinizden bizi de hissedar ederek KAGEM Bülten’e misafir olduğunuz için teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim. Bereketli çalışmalar diliyorum.

 

 

[1] el-Ahzâb, 33/56: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.”

Paylaş: