Eleştiri Kültürü –Atış Serbest (mi?)

 

Eleştiri Kültürü –Atış Serbest (mi?)

Peyman Ünügür

 

Erich Fromm eleştirinin varlığının, insanlık için bir gelecek ile uygarlığın sonu arasında duran tek şey olabileceğini düşünür.[1] Onun geleceğe yönelik bu öngörüsü, tarihsel tecrübenin önümüze koyduğu tabloda karşımıza çıkan çok tanıdık bir motiften ilham almaktadır. Bu motifin bir boyutunu, toplumlarda baş gösteren hastalıkların, -çoğu zaman- ancak eleştirel bir yaklaşım ile tedavi edilegelmiş olması gerçeği oluşturur. Diğer boyutunda ise sorgulayıcı yaklaşımın, insanlığın gelişimine sunduğu katkı yer almaktadır. Tarih boyunca gelişme kaydedilen her alanda, genel kabul gören bir hususun eleştiriye tâbi tutulduğu ve bunun akabinde bir kabuk değiştirme sürecine girildiği görülür. Bu sorgulayıcı süreç ile genel kabulün bünyesinde barındırdığı bir kısım eksikliklerin ve zamanla oluşan tahribatın giderilmesi sağlanmıştır. Diğer bir ifadeyle uygarlık tarihi boyunca bir nevi budama vazifesi yüklenen eleştiri, zahiren verdiği küçük zarara mukabil, tasaffi ve verimin kaçınılmaz bir aracı olagelmiştir.

Bu düşüncenin ilhamıyla şöyle bir resim canlandırabiliriz gözümüzde: Varoluşunu eylemleri ile ortaya koyan ve ilahi yönlendirmenin de muhatabı olan insanoğlu, her dönemde elinin ulaştığı son noktaya, kendi sınırlarını gösteren bir duvar ördü. Kendilerinden sonrakiler için bu sınırlama büyük kolaylık sağladı. Zira bu sınırları belirlemek için sarf edilen çabalar onları “Amerika’yı yeniden keşfetme” külfetinden kurtaracaktı. Yapılması gereken öncekilerin keşfini, kılcal damarlar açmak suretiyle takviye etmekti. Sınıra doğru gelgitler arttıkça, yeni keşfedilen bazı tepelerden, duvarın arkasını görebilenlerin olduğuna dair haberler kulaktan kulağa duyulmaya başladı. Örenler için aşamadıkları bir engele tekabül eden o duvarın aşılabilir olma ihtimalinin ortaya çıktığı bu noktada, onların peşinden gelenler çoğunlukla iki tercihten birine meyletti: Kimileri, örenlerin belki sadece bir işaret bırakmak için inşa ettikleri bu duvarı, insanlığın ulaşabileceği nihâi zirve olarak kabul ve ilan ettiler. Çünkü bu sınırlar içerisinde hatasıyla-sevabıyla bir ‘düzen’ kurulmuştu ve o duvarın aşılması düzenin bozulması anlamına geliyordu. Duvarın aşılabileceğini hatta aşılması gerektiğini söyleyenlere “Yok, dediler, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.[2] Sadakat olarak yüceltilen bu anlayış, çoğunlukla mutlak konformizmden başka bir şey değildi. İkinci kısım, kendilerinden öncekiler tarafından ulaşılan sınırlarda kurulan düzendeki bozuklukları fark etmiş ve mevcut sıkışmışlık durumundan kurtulmadıkça oluşmaya başlayan tümörlerin bütün bünyeyi kaplayacağını öngörebilen kimselerden oluşmaktaydı. Bu kimselerin çabalarıyla, yeni sınırlara ulaşmak için eleştiri vasıtasıyla duvarda açılan çatlaklar ise çoğu zaman yıkımın değil sağaltımın habercisiydi.

Bu resimde karikatürize edildiği gibi, birbirinden net çizgilerle ayrılan iki grubun varlığından söz edilemez elbette. Makul gerekçelerle öncekilerden devralınan mirasın belli ölçüler çerçevesinde korunması gerektiğini savunanlar, eleştirel her türlü yaklaşıma karşı kapıları kapatanlarla aynı kefede değerlendirilemeyeceği gibi, sorgulamanın zihinsel ve sosyal tıkanıklıkları gidermedeki önemine inananlar, var olan birikimi kökünden kesip atmayı salık verenlerle eş tutulamaz.

Peygamberlerin gönderildikleri toplumlarda üstlendikleri misyonun önemli bir ayağı, kaybolan sorgulama mekanizmasını yeniden işler hale getirmektir. Onlar, Kur’an’daki ifadesiyle “babaların dini” kisvesi arkasına gizlenen zulme meydan okurken, iyileşmenin önünde yükselen duvarlarda, gücünü ilahi mesajdan alan eleştirel çatlaklar açmışlardır: “İbrahim dedi ki: İyi ama ister sizin, ister önceki babalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"[3]

Genelde insanlık için bu denli temel işleve sahip olan eleştirinin, özelde bireyin iyiliği ve tekâmülünde ne gibi bir rol oynadığı hususu da önem arz etmektedir. Kendine karşı dürüst olmayı başarabilen her fert, yerinde eleştirinin lehine olduğunu teslim etmek zorundadır. Zira fıtraten, kendi tarafında olmaya meyilli olan insan, kendisinden sâdır olana karşı hakkaniyet terazisini her zaman yerli yerince kullanamayabilir. Böyle durumlarda dışarıdan ehil bir gözün onun kör noktalarına ışık tutmasına ihtiyaç duyar. Başkalarının eleştirilerine açık olabilmek, dışarıdan görünen kusurları ile yüzleşme pahasına aynaya bakma cesaretine sahip olmak, daha da ötesi bu kusurları ıslah etmek için atılacak adımlara niyet etmektir.

Eleştirilebilir olduğunu kabul etmek, kibre karşı savunma mekanizması geliştirmektir aynı zamanda. Zira hataları bağlamında eleştirilmeyen ya da eleştirilere kendini kapatan birey/toplum, zamanla hatalarının aslında hata olmadığı zehabına kapılacak ve kendini kusurdan beri gördükçe, tekâmüle ket vuran kibir onun için kaçınılmaz son olacaktır. Ali Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde putçuluk başlar” sözünün ete kemiğe büründüğü nokta tam da burasıdır.

Değinilmesi gereken bir diğer husus, özeleştiri mekanizmasının hem birey hem de toplum için söz konusu olan hayati önemidir. Başkalarının kusurları noktasında kulak kesilip gözünü dört açan insan, iş kendi kusurlarına geldiğinde müsamaha perdesinin arkasına saklanmayı tercih eder çoğunlukla. Kişisel ve toplumsal vicdanı yaralayan bu tutum her tekrarlanışında, kaos ve anarşiyi doğuran kötücül bir körlük, bireyi ve toplumsal bünyeyi esir alır. Saramago’nun Körlük adlı eserinde tasvirini yaptığı distopik dünyada karşımıza çıkan da budur. Romanda bir kişide baş gösteren “beyaz körlük” hastalığı zamanla bütün bir topluma sirayet eder. Hastalığın tek bir kişide başlayarak topluma yayılması ile bozulmanın bireyden başladığına dikkat çeken Saramago, masumiyetin sembolü olan beyaz ile nitelenen körlükle de, öz eleştiri yapmadığı gibi dışarıdan gelen her türlü eleştiriyi devre dışı bırakan ve kendi hataları üzerine masumiyet örtüsü örterek onları meşrulaştıran birey ve toplumun açmazına vurgu yapar. Onun resmettiği bu dünyada ortaya çıkan kaos ortamında ise her bireyin ödeyeceği bir bedel mutlaka bulunmaktadır.

Kendini yeri geldiğinde acımasız bir şekilde eleştirmekten kaçınmayan kimse, dışarıdan gelebilecek eleştirilerin birçoğunu da bu sayede bertaraf etmiş olur. Zira kişinin kendi eleğinden geçen hususların dışsal süzgeçlere takılma ihtimali ilk hale nispeten daha azdır. Bu durum da kibir yerine özgüvenin inşasını beraberinde getirecektir.

Eleştiriye böylesi iyi bir anlam yüklediğimiz noktada, cahiliye Araplarının Hz. Muhammed’in getirdiğine karşı dillendirdikleri hususların da eleştiri kapsamında olduğu ve bu bağlamda eleştirinin her zaman bizâtihi iyi bir şeye tekabül etmediği söylenebilir. Bu noktada eleştiriyi gerçekten eleştiri kılan sacayaklarının varlığından söz edilmelidir. Bunlar kabaca; yetkinlik, amaç ve üslup şeklinde sıralanabilir.

Yetkinlikten kasıt herhangi bir konu bağlamında eleştiride bulunabilmek için o konunun uzmanı olmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Ancak konuyu ana hatları ile kavramayı sağlayacak sağlam bir bilgi zeminine sahip olmak ve meselenin çeşitli boyutlarına vukûfiyet, sağlıklı eleştirinin olmazsa olmaz şartıdır. Çeşitli yollarla bir mesele hakkında malumat ve kendince bir fikir edindikten sonra, bu fikre ters düşen herkesi hakikatten aforoz etme yetkisini ele geçirdiğini düşünen kimsenin bu yaptığı, eleştiri olarak değil taşlama, karalama ya da damgalama olarak nitelenmeyi hak edecektir.

Peki ya bilgi temeline dayanmakla birlikte, eleştiriye konu olan şeyin daha iyi bir noktaya taşınması amacına yönelik olmayan bir değerlendirme eleştiri kapsamında kabul edilebilir mi? Bir değerlendirmenin odağının yapıcılıktan uzaklığı, çoğu zaman o değerlendirmenin kişisel hırs, grupsal fanatizm vb. hususların etkisi ile ortaya çıktığının göstergesidir. Eleştiri bir anlamda eleştirenin kendini ortaya koyma biçimidir. Ancak salt manada eleştirenin kendini kanıtlama aracı haline gelen eleştiri, eleştirilene yöneltilen herhangi bir zarar verici silahtan farksızdır. Kişisel hırs ile hareket edilen böyle durumlarda bilgi ne kadar sağlam olsa da ölçü hakikat olmadığı için, muhteris kişi kendi tezini “doğrulamak” adına çeşitli illüzyon ve hileleri kullanmaktan da geri durmayacak, bu durum haksız/insafsız değerlendirmelerin ortaya çıkmasına ve akılların bulanmasına neden olacaktır. Diğer yandan bilgiye sahip olmak, her zaman bireyin kalıp yargılardan azade bir düşünme biçimine sahip olmasını garanti etmez. Grup mensubiyetinin söz konusu olduğu durumlarda, mensubiyetin kayıtsız şartsız teslimiyete ve grubu/grup üyelerini kayırmaya dönüşmesi, bireyin sahip olduğu bilgiyi grup menfaatlerinin hizmetine sunmasını beraberinde getirir. Grup fanatizmi doğrultusunda tevil edilmeye hazır olan bilginin kaynaklık edeceği bir eleştiride, insaf ve hakkaniyet ölçütlerinin de tevile uğrayacağını ve o eleştirinin yapıcı değil yıkıcı niteliklerinin ağır basacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

Doğru bir üslup, bilgi zeminine dayanan ve yapıcılık kaygısı bulunan eleştirilerin tamamlayıcı unsuru olarak kabul edilebilir. Üslup daha ziyade eleştiriye muhatap olanın, söz konusu eleştiriyi kabullenişinde etkili olur. Doğru bir üslup kimi zaman, iş eleştirilmeye geldiğinde ideal olgunluğa erişmesi genellikle uzun bir sürece yayılan insan için, kendisine yöneltilen eleştirilerin kabulünü kolaylaştıran bir işleve sahiptir. Bu bağlamda eleştiri esnasında zayıf noktalar kadar, eleştirilen tarafından ortaya konan önemli hususların da altının çizilmesi, eleştirinin doğasında olan gerilimi azaltarak maksadın hâsıl olmasında önemli bir rol oynayabilir. Kimi zaman ise önemli bir konuda söz konusu olan ihmal ya da gaflet halinin etkili bir şekilde nazara sunulması, ancak çarpıcı/sarsıcı bir üslup ile mümkün olabilmektedir.Eleştirinin, onu birey ve toplumun tekâmülü için elzem kılan daha birçok boyutundan bahsedilebilir. Ancak, bu kısa yazıda değindiğimiz hususlar dahi, onun önem ve gerekliliğini ortaya koymak için yeterlidir. Bu bağlamda sağlıklı bir eleştirinin gereklerine dikkat edilmeyerek eleştiri olgusunun sulandırılmasının, hem birey hem toplum için ciddi zararları beraberinde getireceğini söylemek mümkündür. Nitekim bu durumun azımsanamayacak miktardaki örnekleri ile etrafımızda/toplumumuzda karşılaşıyor oluşumuz yadsınamaz bir geçektir. Değişimin bireyden başladığı hususu bir kez daha hatırlanacak olursa, sağlıklı bir eleştiri kültürünün teşekkülü için en azından bireysel düzeyde yapılacak yatırımların, orta ve uzun vadede toplum için gözle görünür değişimleri beraberinde getireceğini tahmin etmek çok da zor değildir.

 

 

 

 

[1] Erich From, İtaatsizlik Üzerine, İstanbul: Say, 2017, s. 17.

[2] 26/Şuara, 74.

[3] 26/Şuara, 76.

Paylaş: